Ceylan Hafriyat

6 Mayıs: Güllerin Solduğu Mayıs

Yayınlama: 06.05.2026
A+
A-

Bu ülkede “idam sehpası”, bir dönemin kırılma anlarını anlatan; dokunduğu her şeyi yerinden eden sert bir simgeye dönüştü.

12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra görünmeyen bir duvar örüldü bu topraklarda.

Devlet ile gençlik arasında…

Söz ile korku arasında…

Umut ile bastırılmış öfke arasında.

Karşılıklı sesler yükseldi ama kimse birbirini duymadı. Uzlaşma geri çekildi. Geriye, geri dönülmez bir kopuş kaldı.Tanıdık geliyor mu?

Bu duvarın bugüne dokunan bir tarafı yok mu?6 Mayıs 1972 idamları, işte bu kopuşun en trajik yüzüdür.6 Mayıs…

O gece sabaha karşı, Ulucanlar Cezaevi’nde: 01.25’te Deniz Gezmiş 02.25’te Yusuf Aslan 03.00’te Hüseyin İnan daha yirmilerinin başında üç fidan, bir sehpanın gölgesinde susturuldu.

Hangisi için en zordu? İlk sehpaya yürüyen mi… Yoksa arkadaşlarının gidişini izleyen mi? Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan…

Türkiye’de yükselen 68 kuşağının en çok hatırlanan isimleri. Anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı bir çizgide mücadele ettiler. Yargılandılar.

Olağanlığın dışına taşan süreçler, ağır kararlar ve infazla sonuçlanan bir hukuk pratiğiyle tamamlandı. Yirmilerinin başındaki üç hayat…

Kimileri için bu infaz, devlet refleksiydi. Kimileri içinse telafi edilemeyecek bir adaletsizlik. Onlar sadece üç isim değildi. Bir dönemin inadıydı. Bir kuşağın “başka bir dünya mümkün” diyebilme cesaretiydi. Ardlarında mektuplar kaldı; kelime kelime dökülen son nefesler gibi.

Sonra geriye, prosedürün soğuk düzeni ile korkunun ördüğü ağır bir sessizlik kaldı. Dilsiz bir ağız gibi sözün değil, yükün büyüdüğü bir yer…Attilâ İlhan’ın dizelerinde “Müjgân’la biz ağlaşırdık…” dediği gibi, ağlaştık. Bazen adlarına yazılan şiirlerde, şarkılarda, türkülerde, ağıtlarda… Bazen izlediğimiz dizilerde, filmlerde. Cenazeleri bile ailelerine “teslim” edilmedi. Dirilerinden korkulduğu gibi ölülerinden de korkuldu bu çocukların.

Söylenmesi yasak olanın ağırlığı hafızayı körleştirirken, defin işlemlerinin asker eşliğinde yapılması neyin konuşulup neyin susulacağına dair açık bir mesajdı. İnfazdan sonra bile bu üç ismi yan yana getirmemek için sürdürülen çaba, aynı sıraya konulsa bile aralarına bırakılan bilinçli boşluklarda görünür oldu: “Yan yana yatınca ihtilal mi yapacaklar? ”Oysa son istekleri, Taylan Özgür’ün yanına gömülmekti. İnsani bir talep bile “güvenlik” duvarına çarptı.

Sadece bu üç fidanla doymadı düzen. 1970’ler boyunca —özellikle 12 Eylül 1980 Darbesi ile— idamlar, işkenceler ve faili meçhuller, koca bir kuşağı öğüten bir değirmene dönüştü. Sağdan, soldan, Kürt hareketinden… Her görüşten genç, bu şiddet sarmalının içinde savruldu.

Bu zincirin en vicdan sızlatan halkalarından biri Erdal Eren’di. 13 Aralık 1980’de idam edildiğinde henüz 17 yaşındaydı. Yaşı mahkeme kararıyla büyütüldü. Kemik testi bile yapılmadan verilen hüküm, Türkiye adalet tarihinin en karanlık lekelerinden biri oldu. Kenan Evren’in “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü, bu dönemin özeti gibi dolaşıyor hâlâ.

Aynı dönemde idam politikasını “Adaletli olsun diye bir sağdan bir soldan astık” diyerek savunuyordu. Biz; adaletle güvenlik, vicdanla korku arasında sıkışmış bir sistemin mirasçılarıyız. Bazı isimler marşlara, şiirlere, filmlere taşınarak ölümsüzleşti. Bazıları tarihin sessiz tozuna karıştı.

Günümüzde bunun devamı, “bir kereden bir şey olmaz” mantığıyla başlayan kayıtsızlık oldu. Kayıtsızlık büyüdü. Sistemleşti.

Nice genç hayat, sıradan bir umursamazlığın içinde savruldu. Ulucanlar Cezaevi, müzeye dönüştürüldükten sonra koridorlarında yürüdüm. Her adımda geçmiş geri döndü. İdam sehpasına giden o dar yolda, kulağımda Concierto de Aranjuez çalıyordu. Her nota bir vedanın içine düşüyordu. Avluya çıktım. Bir sigara yaktım. Dumanı zamanın içinden süzülüp oradan hâlâ duranlara karıştı. İşkence odalarının kapısından geçtim. Hücrelerin önünde durdum. Ranzaların arasından yürüdüm. Ve bir an… Erdal Eren geçti yanımdan. Sessizdi. Ağırdı. Dimdikti. Devrilmeyen, ölümle bile yıkılmayan bir duruş gibi. Çünkü bu koridorlarda insan yalnız yürümüyor. Her adım, bir başkasının hatırasına değiyor.

Bugün, 54 yıl sonra aynı soruların etrafında dönüp duruyoruz: Adalet, güvenlik kaygısıyla nasıl dengelenmeliydi? Hukuk, siyasi konjonktürün baskısı altında ne kadar bağımsız kalabilirdi? Tek bir cevap yok. Bugün ülkede idam yok. Ama fikirler farklı; farklı görüşler dört duvarın arasında susturuluyor. Sesler yükseliyor. Kalabalık büyüyor. Sözcükler çoğalıyor. Ama yine yukarıdakiler aşağıdakileri duymuyor. Duymak istemiyor. Duymayacak kadar uzak kalıyor.

İdam değil artık adı; yine de aynı duvar var: Sözün geçmediği, kararın yukarıda kaldığı bir duvar. Yukarı konuşuyor. Aşağı susturuluyor. Ve tarih, bu kez başka bir biçimle aynı acıyı arıyor.

6 Mayıs… Güllerin solduğu Mayıs. Bir yanda gül ağaçlarının altına dikilenler, bir yanda darağacında can verenler.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum
  1. Sema Dönmezdemir dedi ki:

    Hala daha adalet demokrasi diye debelenip duruyoruz. Yine de biraz iyimserlik hiç olmazsa ölüm cezası kalktı. Bazen Avrupa modernleşmesi ve küreselleşme işe yarıyor. Ama aynı zamanda günümüz savaşlarının sivillere ve çocuklara yönelmesi ayrı bir vahşeti gösteriyor. Bitmiyor insanın olduğu yerde kötülükler. Yine her zamanki gibi vurucu akıcı ifade ve göz ardı edilemeyecek önemli konular. Kalemine sağlık Fidancım