









Geçtiğimiz haftalarda Van Barosu’nun Rojin Kabaiş dosyasından çekilmesine ilişkin açıklaması hepimizi şaşırttı. Kamuoyunun yakından takip ettiği bu dosyada usulsüzlük ve güçlüyü koruma iddiaları konuşulurken, çekilme kararı daha da fazla soru işareti doğurdu. Neyse ki ardından ortak bir basın açıklaması geldi; ancak nabız düşmüş olsa da sorular hâlâ ortada.
Dilerim dosyaya dâhil olan yeni avukatlar, Kabaiş ailesiyle birlikte bu soruşturmanın düğümlerini çözer. Çünkü hepimizin umuda ihtiyacı var.
Gülistan Doku dosyasında ise başlangıç umut vericiydi. Avukat Ali Çimen’in, ailenin ve kadın örgütlerinin yıllardır sürdürdüğü kararlı mücadelenin ardından, savcılığın attığı adımlar ve Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek’in sürece verdiği destek, dosyanın yeniden hareketlenmesini sağladı.
Yıllarca “maktul yoksa cinayet de yoktur” anlayışıyla karşı karşıya kalan bu dosya, inançlı ve sabırlı mücadele sayesinde bugünlere taşındı.
Bence bu sürecin en önemli başarılarından biri de, tıpkı Leyla Aydemir davasında olduğu gibi, dosyanın avukatı Ali Çimen’in mücadeleyi sosyal medyanın gündelik polemiklerine teslim etmemesiydi. Davanın manipülasyona açık hâle gelmesine izin vermedi; kimsenin şov yaparak dosyanın özünden uzaklaşmasına fırsat tanımadı. Bu nedenle süreç, tüm zorluklara rağmen ciddiyetini koruyabildi.
Hâlâ Gülistan Doku’ya ulaşabilmiş değiliz. Onun kaybolmasına giden süreç bütünüyle aydınlatılmış değil. Kamuoyunda konuşulan itirafçı iddiaları, tanık beyanları ve yeni deliller konusundaki belirsizlik de sürüyor.
Avukat Ali Çimen’in kamuoyu adına sormaya devam ettiği pek çok soru var. Özellikle delil zincirine kasten yapılan hukuka aykırı müdahalelerin yaptırımı nedir, sorusu bence en can alıcı olanlardan biri. Bu soruların cevabı yalnızca Gülistan Doku dosyası açısından değil; hukuk devleti ilkesi bakımından da büyük önem taşıyor.
Bu yüzden dosyanın ikinci aşamasına geçilmesini ve örtbas iddialarına ilişkin tahkikat taleplerinin gecikmeden değerlendirilmesini bekliyoruz.
Nisan ayında yazdığım gibi, “Umarım ağzımıza bir parmak bal çalınmıyordur.” Hâlâ aynı endişeye sahibim.
İnanıyorum ki Gülistan Doku dosyası aydınlatıldığında bu yalnızca bir kayıp hikâyesinin sonu olmayacak; faili meçhul kalmış, sesi bastırılmış ya da adalet arayışı yarım bırakılmış birçok insan için de yeni bir kapı aralanacaktır.
Öte yandan Gülistan Doku dosyasında yıllar sonra yaşanan gelişmelerin, Sayın Akın Gürlek’in göreve başlamasının hemen ardından gelmesi doğal olarak farklı değerlendirmelere yol açıyor. Kimi bu süreci yeni delillerin ve hukukun doğal işleyişi olarak görürken, kimi zamanlamanın siyasi açıdan da sorgulanması gerektiğini düşünüyor.
Ancak bildiğimiz bir gerçek var: Gülistan Doku kaybolduğunda da bu ülkeyi aynı iktidar yönetiyordu.
Bu yüzden toplumun “Neden şimdi?” sorusunu sorması son derece doğaldır.
Yıllardır bekleyen aileler için adaletin gecikmesi de en az adaletsizlik kadar ağır bir yük.
Tam da çözülememiş dosyalarda yeni gelişmeler konuşulurken, yargılaması tamamlanmış, istinaf ve Yargıtay süreçlerinden geçmiş Narin Güran dosyasının hâlâ sosyal medyada, basında ve hatta Meclis’te yoğun biçimde tartışılması dikkat çekiyor.
Aslında bu üç dosyanın ortak noktası, toplumun adalete olan güveninin ciddi biçimde sarsılmış olmasıdır. Güven duygusu zedelendiğinde insanlar çözümü mahkeme salonlarından önce sosyal medyada aramaya başlıyor. İşte tam da bu nedenle Narin dosyası etrafında giderek sertleşen ve birbirini dinlemeyen iki uç oluştu.
Bir kesim, başka davalarda güvenmediği yargıya bu dosyada mutlak güven duyulmasını isterken; diğer kesim ise ailenin masum olduğuna ve davanın baştan sona bir kumpas olduğu iddiasına kesin olarak sarılıyor.
Özellikle davanın en başından beri ailenin suçlu olduğuna kesin kanaat getirenlerin, yargılama tamamlandıktan sonra da aynı motivasyonla hareket etmelerini dikkat çekici buluyorum. Hukuki süreçleri tüketmeden davanın bütünüyle bir kumpas olduğunu söylemenin de sağlıklı bir yaklaşım olmadığı kanaatindeyim.
Gülistan Doku ve Leyla Aydemir dosyalarının sessiz ilerleyen süreçlerine güçlü hukuki argümanlar eşlik ederken, Narin dosyası son derece gürültülü; bir o kadar da masumiyet karinesinden ve dosya mahremiyetinden uzak ilerledi.
Hukuk, normal şartlar altında kişisel kanaatlere göre değil, delillere göre işler. Olağan kanun yolları tüketildikten sonra yeni bir yargılama gerekip gerekmediğini yetkili yargı mercileri değerlendirir. Kim bilir, belki de Narin davasının da çözümü için tıpkı Gülistan Doku dosyasında olduğu gibi bir zamanı vardır. Bekleyip göreceğiz.
Ancak yalnızca vicdani huzursuzluk tek başına bir davanın yeniden görülmesini sağlamaz. Ya yeni bir delilin eklenmesiyle ya da kabul görmüş delillerin çürütülmesiyle yeniden yargılanma mümkün olabilir. Buna yüksek sesle karşı çıkmak da son derece yanlıştır.
Popülist ve şov odaklı adalet arayışları yerine; hukuka, bilime ve vicdana dayanan gerçek bir adalet anlayışını hâkim kılmak zorundayız.
Bizim beklentimiz aslında çok büyük değil.
Gülistan Doku’nun nerede olduğunu bilmek istiyoruz.
Rojin Kabaiş dosyasındaki tüm şüphelerin hiçbir soru işareti bırakmayacak şekilde aydınlatılmasını istiyoruz.
Narin Güran dosyasında ise hukukun vereceği her kararın; hiçbir baskının, hiçbir algının ve hiçbir kampanyanın gölgesinde kalmadan verilmesini bekliyoruz.
Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında yazılan hüküm cümlelerinden ibaret değildir.
Adalet, delillerin eksiksiz toplanmasıdır.
Adalet, gerçeğin üzerindeki sis perdesini kaldırma cesaretidir.
Adalet, mağdurun feryadını duyarken şüphelinin haklarını da koruyabilmektir.
Adalet, masumiyet karinesini yalnızca sevdiğimiz insanlar için değil, herkes için savunabilmektir.
Toplumların en büyük sermayesi sadece ekonomi değil, güvendir. O güven sarsıldığında insanlar mahkemelerden önce sosyal medyaya, hukuktan önce kanaatlere, delillerden önce öfkeye sığınır. İşte asıl tehlike de burada başlar.
Bugün Gülistan Doku için adalet istiyoruz.
Rojin Kabaiş için gerçeğin eksiksiz ortaya çıkmasını istiyoruz.
Narin Güran dosyasında ise hukukun son sözü söylemesini bekliyoruz.
Çünkü isimler değişiyor, dosyalar değişiyor, acılar değişiyor…
Ama adalet ihtiyacı hiç değişmiyor.
Adalet; iktidara göre, muhalefete göre, gündeme göre ya da kişilere göre eğilip büküldüğü anda yalnızca bir davayı değil, bir ülkenin vicdanını da kaybederiz.
Bu yüzden adaletin takvimi olmaz.
Adalet bekletildikçe eksilir.
Geciktikçe yaralar derinleşir.
Ve bir gün, geç gelen her karar; yalnızca bir dosyanın değil, toplumun kaybettiği güvenin de belgesine dönüşür.
Çünkü adalet ya zamanında gelir…
Ya da geldiğinde artık sadece bir hüküm kalmıştır; adaletin kendisi değil.