Ceylan Hafriyat

Akbelen’de Hukuk Sınıfta Kaldı!

Akbelen’de 679 parsel için verilen acele kamulaştırma kararı; kamu yararı, mülkiyet hakkı, çevrenin korunması ve hukuka güven açısından sorgulanıyor.

Yayınlama: 18.10.2026
A+
A-
Avukat Remzi Kazmaz, 1954 yılında Rize’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Kazmaz, yaklaşık 30 yıldır avukatlık mesleğini sürdürüyor. Hukukçuluğunun yanı sıra yazar, sinema yönetmeni ve televizyon programcısı olarak da çalışmalar yapan Kazmaz; özellikle insan hakları, çevre hukuku, tarih ve kültürel mirasın korunması konularındaki çalışmalarıyla tanınıyor. Gazi Davası ve Fırtına Vadisi başta olmak üzere toplumsal ve çevresel konularda gönüllü çalışmalar yürüttü. Tarihi ve kültürel değerlerin korunmasına yönelik “Antik Halikarnassos ve Kehanetler Ülkesi Didyma” filmleriyle uluslararası alanda farkındalık çalışmalarına katkı sağlayan Kazmaz, çeşitli kitap ve makaleler kaleme aldı. Yönetmenliğini yaptığı filmlerle de çeşitli ödüller kazandı. Çaykur Rizespor’da hukuk danışmanlığı ve yönetim kurulu üyeliği, Türkiye Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu üyeliği görevlerinde bulunan Kazmaz; çok sayıda sivil toplum kuruluşunda da aktif görev aldı. Arena Haber yazarı Remzi Kazmaz; hukuk, çevre, kültür, sanat, spor ve toplumsal yaşam üzerine yazılarıyla okurlarıyla buluşuyor.

Bir mahkemenin karar değiştirmesi tek başına hukuka aykırılık değildir. Fakat önce “acelelik yok” deyip sonra hangi yeni ve somut olguyla “acelelik vardır” sonucuna ulaştığını açıklayamaması, hukuka güveni yaralar.

Akbelen’de bugün tartıştığımız, yalnızca 679 parselin kimin mülkiyetinde kalacağı değildir. Tartıştığımız; devletin kamulaştırma yetkisini hangi sınırlar içinde kullanacağı, “acele” kelimesinin hangi somut zorunluluğa dayanacağı ve kamu yararının şirketlerin üretim planlarıyla özdeşleştirilip özdeşleştirilemeyeceğidir.

Danıştay 6. Dairesi, 28 Nisan 2026’da acele kamulaştırma koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasına karar verdi. 16 Eylül’de görülen duruşmanın ardından bu kez davayı reddetti. Kararın kamuoyuna yansıyan gerekçesinde santralların kömür rezervlerinin azalması, Soma’dan kömür taşınması ve elektrik arz güvenliği öne çıkarıldı. Bir üye ise olağan kamulaştırma ihtiyacının tek başına acele kamulaştırmayı haklı kılmayacağını belirterek karşı oy kullandı.

Dün acelelik yoktu; bugün enerji arz güvenliği ve rezervlerin azalmasıyla acelelik vardır. İkizköylülerin “Dün öyle, bugün böyle; yok öyle!” itirazı tam da bu kırılmaya yöneliyor. (haberturk.com, emo.org.tr)

Değişen Karar Mı, Değişen Gerekçe Mi?

Bir mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı ile davanın esası hakkında vereceği nihai kararın farklı olması, tek başına hukuka aykırılık anlamına gelmez. Yürütmenin durdurulması geçici nitelikte bir korumadır; esas incelemesinde mahkeme dosyadaki bütün bilgi ve belgeleri yeniden değerlendirir. Hukuk, hâkimin ilk kanaatine sonsuza kadar bağlı kalmasını değil, vardığı sonucu denetlenebilir gerekçelerle açıklamasını ister.

Ancak bu ilke, önceki karardaki temel tespitin görmezden gelinebileceği anlamına da gelmez. Aynı daire, aynı kamulaştırma işlemi hakkında önce acelelik koşulunun bulunmadığını söylemişse, sonrasında hangi yeni bilgi, belge veya teknik değerlendirme nedeniyle farklı sonuca ulaştığını açıkça ortaya koymalıdır.

Kamuoyuna yansıyan karar özetinde enerji arz güvenliği ve rezervlerin azalması gerekçeleri yer alıyor. Fakat asıl yanıt, kararın tam ve gerekçeli metninde aranmalıdır:

Bu olgular 28 Nisan’daki değerlendirmeden sonra mı ortaya çıktı? Önceki yürütmeyi durdurma kararında ele alınan itirazlara neden artık üstünlük tanınmadı? Olağan kamulaştırma yerine neden istisnai ve ağır sonuçları olan acele kamulaştırma zorunlu görüldü?

Danıştay’ın karar değiştirmesinin görünen nedeni, son kararında enerji arz güvenliği ile kömür rezervlerinin azalmasına daha fazla ağırlık vermesidir. Fakat “neden” sorusu, gerekçede bu sözcüklerin sayılmasıyla cevaplanmış olmaz.

Bu verilerin neden aceleliği zorunlu kıldığı; köylülerin mülkiyet hakkı, tarım, zeytinlikler, su ve yaşam alanları üzerindeki etkilerle nasıl tartıldığı açıklanmalıdır. Karşı oyda dile getirilen “olağan kamulaştırma gerekçesi, acelelik için yeterli değildir” itirazı da kararın içindeki hukuki ayrışmayı göstermektedir. (haberturk.com)

Kamu Yararı, Şirketin İhtiyacından İbaret Değildir

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesindeki acele kamulaştırma, idarenin her kamulaştırmada başvurabileceği olağan bir yöntem değildir. İstisnai niteliği gereği, aceleliği doğuran olağanüstü koşulların somut, güncel ve denetlenebilir biçimde gösterilmesi gerekir.

“Kamu yararı” denilmesi, bu incelemenin yerine geçemez. Kamu yararının bulunduğu kabul edilse bile, neden olağan kamulaştırma usulünün beklenemediği ayrıca açıklanmalıdır.

Enerji arz güvenliği elbette kamusal bir meseledir. Ancak bir termik santrala kömür sağlamak için gerekli görülen maden sahasının genişletilmesi ile ülkenin enerji güvenliği aynı şey değildir.

Enerji politikasının seçenekleri, santralların üretimdeki gerçek payı, alternatif kaynaklar, kömürün maliyeti ve çevresel yükü bilimsel verilerle ortaya konulmalıdır. Bu alanlarda kamuoyuna sunulan teknik raporların ve karşı görüşlerin gerekçeli kararda nasıl ele alındığı da kamuoyunun bilme hakkının parçasıdır. (emo.org.tr)

Şirketin faaliyetini sürdürme ihtiyacı, tek başına toplumsal kamu yararı sayılamaz. Kamu yararı; köylülerin toprağını, geçimini, suyunu ve yaşam çevresini de hesaba katan; yarar ile zarar arasında adil ve ölçülü bir denge kuran değerlendirmedir.

Anayasa’nın mülkiyet hakkını güvence altına alan 35. maddesi, sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkını düzenleyen 56. maddesi ve ormanların korunmasına ilişkin 169. maddesi bu tartışmanın dışına itilemez.

Kamulaştırma bedelinin ödenmesi de toprağa, zeytinliğe, suya ve köy yaşamına verilecek her zararı kendiliğinden karşılamaz.

Hukuka Güven, Gerekçeyle Ayakta Kalır

Hukuka güven, mahkemelerin hiçbir zaman farklı karar vermemesi demek değildir. Hukuka güven; benzer olgular karşısında neden farklı sonuca ulaşıldığının açıkça anlatılması, kararların tarafların temel iddialarına cevap vermesi ve yargısal denetimin gerçekten etkili olmasıdır.

Bir gün “acelelik yok”, başka bir gün “acelelik var” denildiğinde, aradaki hukuki ve olgusal köprü kurulmazsa yurttaşın zihninde şu soru kalır:

Ölçüt mü değişti, yoksa sonuca göre ölçüt mü kuruldu?

Bu soru, yalnızca İkizköylülerin öfkesi değildir. Yargıya güvenin korunması için mahkemenin gerekçesiyle yanıtlaması gereken ciddi bir hukuk sorusudur.

Bu nedenle Akbelen kararını, henüz gerekçeli metin ve kanun yolu süreci tamamlanmadan “hukuk bitti” diyerek kapatamayız. Ama kararı eleştirmekten de geri duramayız.

Hukuka aykırı olduğu kanaatini taşıdığımız bu karar, acele kamulaştırmanın sınırları, kamu yararı ve çevrenin korunması bakımından hukuk fakültelerinde uzun süre tartışılacak niteliktedir.

Dilerim öğrenciler bu kararı, hukuk devletinin nasıl korunması gerektiğini anlamak için inceler; hukukun kara kaplı defterinde, yargıya duyulan güveni aşındıran örneklerden biri olarak değil, yanlışından dönülebilen bir tartışma ve içtihat vesilesi olarak yer alır.

Akbelen’in Kanayan Yarasına Pansuman Yetmez

Akbelen’deki zarar, karar dosyasındaki bir paragraftan ibaret değildir. Bu topraklarda yaşayan insanlar için mesele ev, tarla, zeytin ağacı, su ve kuşaklar boyunca kurulan yaşamdır.

Telafisi güç, hatta imkânsız sonuçlar doğduktan sonra verilecek bir karar, adaleti sağlamaya yetmeyebilir. Yargısal koruma, zarar gerçekleşmeden önce etkili olabilmelidir.

Bu nedenle köylülerin hak arama mücadelesi, kararın gerekçesinin ve kanun yolu incelemesinin sonuna kadar sürecektir. İç hukuk yolları tüketildiğinde ve başvurunun kabul edilebilirlik koşulları oluştuğunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yolu da değerlendirilecektir.

Bu yol bir temyiz makamı değildir; fakat mülkiyetin korunması, özel ve aile yaşamına saygı, etkili başvuru ve çevresel etkilerin temel haklara yansıması yönlerinden uluslararası denetim imkânı sağlayabilir.

Akbelen’de hukukun sınıfta kaldığını söylüyorum; çünkü hukuk, yalnızca karar vermek değil, kararın nedenini hakkaniyetle ve ikna edici biçimde açıklamaktır.

Şimdi Danıştay’ın önünde yalnızca bir dosya değil, hukuka duyulan güvene ilişkin ağır bir sorumluluk vardır. Bu kararın gerekçesi ve kanun yolu denetimi, “dün öyle, bugün böyle” itirazına gerçek bir yanıt vermelidir.

İkizköylüler toprağından vazgeçmiyor. Biz de adalet arayışından vazgeçmiyoruz.

Çünkü Akbelen’de savunulan yalnızca bir parsel değil; toprağın, suyun, emeğin ve gelecek kuşakların yaşam hakkıdır.

Share and Enjoy !

Shares
blank
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.