Sabrın sonuna gelinmesi sosyolojik olarak bir toplumun en riskli ama aynı zamanda değişime en gebe olduğu noktadır.
Sabır bittiğinde, insanlar artık rasyonel vaatlerle veya “biraz daha bekleyin” telkinleriyle ikna edilemez hale gelirler.
2026 yılına bu ruh haliyle giriliyorsa, bizi bekleyen manzara şudur:
Siyaset kurumu bugüne kadar hep “sabır” ve “fedakarlık” talep ederek zaman kazandı. Ancak sabır bittiyse, 2026 ‘da iktidarın veya muhalefetin yapacağı teknik açıklamaların (enflasyonun düşüş hızı, yargı paketindeki maddeler vb.) halk nezdinde bir karşılığı kalmaz.
Toplum artık” ne dendiğine” değil, sofrasındaki ekmeğe ve adalet kapısındaki sonuca bakar. Yapısal bozuklukla birleşen sabırsızlık, kurumların meşruiyetini sorgulatır. Eğer halk” hukuk bana işlemiyor, ekonomi beni korumuyor” duygusuna tam olarak teslim olduysa, o yapıya olan aidiyet hissi kopar. Bu da 2026’da kurumsal kurallara uyma motivasyonunun azaldığı, tepkiselliğin ise bireyselleştiği bir tabloyu beraberinde getirir.
Örgütlü güçlerin emekçi kesimler aleyhine değişen bu duruma yeterince hazır olmaması, bu biten sabrın, yapıcı bir değişime mi yoksa yıkıcı bir öfkeye mi dönüşeceği konusundaki en büyük soru işaretidir.
Sabır bittiğinde biriken enerji, bir liderlik veya vizyonla kanalize edilemezse, bu durum toplumsal bir enerjinin ”boşa akması” ya da kontrolsüz bir şekilde patlaması anlamına gelir.
Bıçak kemiğe dayandıysa ve sabır bittiyse, 2026 “bir kırılma ya da sıçrama” yılıdır.
Ya sistem zorunlu tasfiyeye gider. Biten sabrı gören ”devlet aklı”, yapıyı korumak için en radikal adımları (beklenmedik istifalar, erken seçim kararları veya çok geniş kapsamlı af/reform paketleri) atmak zorunda kalır.
Ya da büyük bir ”donma“ yaşanır. Toplum tamamen içine kapanır, herkes kendi başının çaresine bakmaya başlar ve yapı içten içe çürüyerek bir sonraki büyük sarsıntıyı bekler.
Bu durumda 2026 sadece bir takvim yılı değil, bir devrin psikolojik kapanışı haline gelebilir.
Bu karanlık ama gerçekçi tablonun içinden, toplumun çıkaracağı “yeni bir söz “veya “yeni bir enerji” için hala bir umut kırıntısı var mıdır? Yoksa 2026 sadece bir” katlanma” yılı mı olacak?
Hukuka, yargıya güvenin kalmadığı bir toplumda insanlar ya sessiz bir kabullenişe yönelir ya da şimdilerde de gördüğümüz gibi “kendi adaletini oluşturma” yoluna gider.
Oysa olması gereken bu sessiz yığınların, örgütlü yapılar içerisinde yer alarak demokratik haklarını kazanmak için sonuna kadar mücadele etmesi olmalıdır.
Adaletin sağlanması adına en büyük güvence olarak gördüğümüz Anayasa Mahkemesinin yetkilerinin tartışıldığı, altında imzamızın bulunduğu Uluslararası hukuk kurallarının hiçe sayıldığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir ülkede yaşadığımız gerçeğini unutmamak gerekiyor.
Hukukun olmadığı veya güven vermediği bir yerde ekonomi sürdürülebilir bir şekilde düzelemez.
Ekonomi ve hukuk, bir binanın temeli ile katları gibidir. Temel(hukuk) sarsıntılıysa, üstüne ne kadar lüks katlar çıkarsanız çıkın, bine ilk fırtınada yıkılma riski taşır.
Bir yatırımcının (ister yerli ister yabancı) bir ülkeye sermaye getirmesi için en büyük şartı, “Yarın malıma, mülküme veya kazancıma haksız yere el konulmayacak” güvencesidir. Hukukun olmadığı yerde mülkiyet hakkı pamuk ipliğine bağlıdır. Kimse yarınını göremediği bir yere uzun vadeli yatırım yapmaz.
Sonuç olarak; para akacak güvenli bir liman arar. Limanın fırtınalı(hukuksuz) olduğunu gören kaptan, gemisini oraya yanaştırmaz. Hukuk düzelmeden yapılan ekonomik müdahaleler sadece pansuman etkisi yaratır; kalıcı tedavi ise adalet sisteminin tamiridir.
Tutukluluğun bir tedbir olmaktan çıkıp, cezaya dönüştüğü, seçilmiş belediye başkanlarının kamu vicdanında kabul görmeyen iddialarla cezaevlerinde tutulduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesin hükmündeki kararlarının uygulanmadığı, gençlerin eve kapanmak zorunda kaldığı, kadınlara ve çocuklara yönelik taciz, tecavüz ve şiddet olaylarının sistematik olarak arttığı, çocukların yatağa aç girdiği, asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı bir ülkede artık sözün bittiği yerdeyiz.
Emeklinin ucuz ekmek kuyruğunda beklemek zorunda kaldığı, köylünün tarımdan koptuğu, esnafın kepenk kapattığı bir ülkede tüm yeraltı ve üstü zenginlik kaynaklarımız, ormanlarımız, koylarımız belli kesimlere peşkeş çekiliyor, özgürlüklerimiz kısıtlanıyor, toplumun büyük kesimi vergi yükü altında eziliyorsa artık bıçak kemiğe dayanmıştır.
Bu gerçekleri kamuoyuna taşıyan yazarlar, gazeteciler şafak baskınlarıyla gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, itibar suikastına uğruyorsa adına ister Terörsüz Türkiye ister Barış Süreci deyin ne yazık halkta karşılık bulmuyor.
Bu nedenledir ki, 2026 yılı iktidar için bir sınav yılı olacaktır.
Tüm yurttaşlar elbette ister terörün sona ermesini, ırk, dil, din, bölge ayrımı yapılmadan eşit yurttaşlık temelinde birlikte barış içinde yaşamayı.
Kamusal haklardan eşit yararlanmak, gelirden adil paylaşım ve hukukun üstün olduğu bir ülkede gelecek kaygısı olmadan yaşama hakkıdır istenen.
En temel insan haklarının özgürce kullanılabildiği, laik, sosyal bir hukuk devletinde, kardeşçe, insan gibi yaşayabilme umuduyla 2026 yılının ülkemize ve tüm dünyaya barış, mutluluk ve huzur getirmesini diliyorum.
Bıçak Kemiğe Dayandıysa!



