









Bodrum Ticaret Odası’nda (BODTO) seçim çanları çalmaya başladı.
Sokakta, çarşıda, sanayide herkesin gözü kulağı bu yarışta. Seçim yaklaştıkça, yerel siyasetin ve kurum seçimlerinin değişmez soruları da yeniden dolaşıma giriyor:
Kim nereli?
Kim kiminle?
Kim kimin adamı?
Kim hangi çevreden?
Bodrum’un seçim dekoru yıllardır değişmiyor. Oysa Bodrum değişti.
Artık kabına sığmayan, uluslararası arenada adı daha fazla duyulan, kendisini bir dünya markası olarak konumlandırma iddiasıyla yol alan bir kentten söz ediyoruz.
Nüfusu büyüdü. Ekonomisi çeşitlendi. Sektörleri çoğaldı. Dünyayla kurduğu bağ güçlendi. Fakat büyümenin bedeli de büyüdü.
Altyapıdan ulaşıma, konuttan barınmaya, nitelikli iş gücünden enerji maliyetlerine, çevreden plansız yapılaşmaya kadar uzanan sorunlar artık yalnızca “yerel meseleler” başlığı altında tutulabilecek kadar küçük değil.
Bugün Bodrum’da bir çalışanın barınamaması, işletmenin iş gücü sorununa dönüşüyor. Enerji maliyetleri yükseldiğinde yalnızca bir işletmenin bilançosu bozulmuyor. Ulaşım aksadığında turizm etkileniyor.Çevre tahrip olduğunda yalnızca doğa değil, Bodrum’un marka değeri zarar görüyor. Yani sorunlar artık birbirinden bağımsız değil.
Tam da bu noktada BODTO’ nun rolünü yeniden tarif etmek gerekiyor.
Değişen Bodrum’un karşısında; değişen dünyayı okuyabilen, kamu kurumlarıyla çözüm üretebilen, sektörleri aynı masada buluşturan ve üyelerini karar süreçlerinin gerçek paydaşı haline getiren bir kurumsal kapasiteye ihtiyaç var.
Tam da burada İbrahim Akkaya’nın adaylığı önem kazanıyor.
“Artık hazırım ve talibim” diyerek açıkladığı adaylığını bir başkanlık yarışından çok, kurumsal hafızayı koruyarak değişimi gerçekleştirme iddiası olarak görüyorum.
Geçmişte edindiği birikimi bugünün ihtiyaçlarını anlamak için kullanabilen, dünün doğrularını bugünün dünyasına taşıyabilen, yeni kuşaklara alan açabilen, farklı düşünceleri tehdit olarak değil ortak aklın bir parçası olarak görebilen, birikimli ve aynı zamanda heyecanını koruyan bir aday var karşımızda.
Uzun yıllara dayanan özgeçmişine baktığınızda yalnızca bir mimarın ya da iş insanının kariyerini görmüyorsunuz.
Bodrum’un ekonomik ve sosyal hayatına yıllardır dokunan, sivil toplum çalışmalarında sorumluluk üstlenen, kamu kurumlarıyla iş birliği yapan ve kent meselelerini içeriden takip eden bir deneyim görüyorsunuz. 21 yıllık BODTO deneyimi de bunun önemli bir parçası.
Meslek komitelerinden yönetim kuruluna, başkan yardımcılığından TOBB Delegeliğine uzanan bir kurumsal geçmişten söz ediyoruz.
Adaylık açıklamasında da önemli noktalara değindi. Özellikle Bodrum’un ekonomik, sosyal ve demografik açıdan “devasa bir kabuk değişimi” yaşadığının altını çizmesi ve bu değişimin kurumların da kendisini yeniden tanımlamasını zorunlu kıldığını vurgulaması dikkat çekiciydi.
Ticaret Odası’nın artık yalnızca evrak onaylayan, aidat toplayan ya da üyelerinin ticari rutinlerini takip eden hantal bir yapı olarak kalamayacağını; BODTO’ nun kentin geleceğine ilişkin politika üreten, kamu kurumlarıyla eşit güçte masaya oturan ve üyelerini karar süreçlerinin gerçek paydaşı haline getiren, onun ifadesiyle “Bodrum’un ekonomik aklı” olması gerektiğini ısrarla vurgulaması, bana göre yalnızca bir yönetim vizyonunun değil, aynı zamanda güçlü bir görev ve sorumluluk bilincinin de işaretiydi.
Çünkü bir kurumun büyüklüğü, sahip olduğu makamların ihtişamıyla değil; kentin geleceğine ilişkin aldığı sorumluluğun büyüklüğüyle ölçülür.
Yıllardır aynı isimlerin, aynı çevrelerin ve aynı klişelerin birbirini yeniden ürettiğine şahit oluyoruz.
Oysa kurumların gerçek gücü, koltukların ne kadar uzun süre korunduğuyla değil; sisteme yeni insanların ve yeni fikirlerin ne kadar dahil edilebildiğiyle ölçülür.
Akkaya’nın daha fazla genç ve daha fazla kadının söz sahibi olması gerektiğine ilişkin yaklaşımı da bu açıdan önemli. Ancak bunun seçimden sonra unutulan popülist bir cümleye dönüşmemesi gerekiyor. Çünkü katılımcılık, yalnızca insanları masaya davet etmek değildir. Masada gerçekten söz hakkı vermektir.
Akkaya’nın “Güçlü kurumlar kişilere bağımlı olmayan kurumlardır” tespiti, tam da bu statükoya işaret ediyor.
Özellikle “Bu göreve yalnızca bir dönem için talibim” diyebilmesi ve başkanlık süresinin en fazla iki dönemle sınırlandırılması gerektiğini savunması, bana göre yalnızca bir seçim vaadi değil; makamla kurulan ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair yapısal bir anlayışın ifadesi.
Makamları unvan koleksiyonuna dönüştüren geleneksel yönetim anlayışına açık bir eleştiri bu.
Çünkü bir başkanın başarısı, koltuğunda ne kadar uzun kaldığıyla değil; kendisinden sonra o kurumu ne kadar güçlü bıraktığıyla ölçülmeli.
İbrahim Akkaya’nın açıklamalarında öne çıkan vizyon başlıklarına baktığımda, onu yakından tanıyan insanların ortaklaştığı bir nokta var: Bunların yalnızca söylemde kalmayıp daha önce de hayata geçirilmiş olması.
Değişimin peşinden giderken bu ülkenin özlediği değerleri kaybetmemek…
İnsanı merkeze almak, emeğe saygı duymak, liyakati ve hakkaniyeti gözetmek…
Makamı değil, sorumluluğu öncelemek…
Yapılan her hizmeti yalnızca bir görev değil, bu ülkeye ve insanına karşı bir borcun gereği olarak görmek…
Bence bugün kurumlarda özlenen yönetim anlayışı tam da bu. Çünkü değerleri söylemek kolaydır. Asıl mesele, o değerleri yetki sahibi olduğunuzda da koruyabilmektir.
Onu yakından tanıyan biri olarak, farklı kesimlerden insanlarla kurduğu samimi diyaloğa ve sorunlar karşısındaki çözüm odaklı yaklaşımına yıllar içinde tanıklık ettim. Bu nedenle ortaya koyduğu vizyonun yalnızca seçim dönemine ait bir söylem olmadığını düşünüyorum. Elbette bunun gerçek sınavı seçimden sonra başlayacak.
BODTO seçiminde mesele yalnızca “Kim başkan olacak?” sorusu değil.
Asıl soru şu:
Nasıl bir BODTO istiyoruz?
Birbirinden kopuk sektörleri, farklı ekonomik grupları, gençleri, kadınları, çalışanları ve yıllardır bu kentte üretim yapan insanları aynı masada buluşturabilecek bir anlayış mı?
Yoksa kapıları belli kişilere açık bir oda mı? Benim beklentim; ilkinden yana.
Dünü unutmadan, bugünü doğru okuyarak, yarını cesaretle kurabilecek; insanı merkeze koyan bir yönetim anlayışı.
Çünkü Bodrum’un artık bir aidiyet yarışından çok, bir kapasite yarışına ihtiyacı var.
Kim daha hesap verebilir?
Kim liyakati kişisel yakınlıkların önüne koyacak?
Kim kentin kronikleşmiş sorunlarında yalnızca konuşmayacak, çözümün parçası olacak?
Ve en önemlisi:
Kim makamı kendisi için değil, kurum için kullanacak?
Çünkü mesele yalnızca BODTO’nun başına kimin geçeceği değil. Mesele, BODTO’nun Bodrum’un geleceğinde nasıl bir rol üstleneceği.
Geçmişin alışkanlıklarıyla mı devam edeceğiz? Yoksa geçmişin birikiminden güç alarak geleceğin Bodrum’unu mu kuracağız?
Ege’nin incisi Bodrum’a yakışan da tam olarak bu olmalı:
Dünü unutmadan.
Bugünü doğru okuyarak.
Yarını cesaretle kurarak.
İnsanı merkeze koyarak.
Ve en önemlisi;
makamı değil, sorumluluğu önceleyen bir anlayışla.
Çünkü seçim gecesi bir isim kazanacak. Ama asıl mesele bundan çok daha büyük:
BODRUM NE KAZANACAK? Hadi gari, sağlıcakla galın.
-Güçleri sadece para değil, norm belirleme gücü !
-Kim kime meşruiyet veriyor, kim kimin önünü açıyor !
(Norm ve Meşruiyetin; temizlerini ayrı tutarak)
İnsanlığın asırlardır; çocuklukta başlayıp, emekliliğin de bile savaştığı; ” Arsen Lüpen ve Saz Arkadaşları ” ülke yönetimin de oldukça hiçbirşey yapılamaz.
1939’dan günümüze bu böyle !