Ceylan Hafriyat

Çatlı: Kahraman Mı, Kayıt Dışı Bir Figür mü?

Yayınlama: 26.03.2026
A+
A-

Son günlerde Abdullah Çatlı üzerinden yürüyen tartışmalar, aslında bir filmden çok daha fazlasını konuştuğumuzu gösteriyor.Daha önce de değinmiştim aslında. Mesele bir biyografi değil; mesele, bu ülkenin karanlıkla kurduğu ilişki.
Bir afiş…
Bir bakış…
Ve bilinçli bir estetik tercih: “kahramanlık.”

Sorulması gereken soru hâlâ aynı:
Çatlı kimdi?

Oysa hafıza dediğimiz şey, yalnızca görmek istediğimizi seçtiğimiz bir vitrin değil. Hatırlamak, aynı zamanda yüzleşmeyi de gerektirir. Tam da bu yüzden, Çatlı ismi geçtiğinde zihinler istemsizce Susurluk Skandalı’na gider. Çünkü o kaza, sadece bir trafik kazası değil; devlet, siyaset ve yeraltı dünyası arasındaki görünmez bağların açığa çıktığı bir kırılma anıydı.
Susurluk sürecinde ortaya çıkan devlet–mafya–siyaset ilişkileri tartışmalarında, uyuşturucu ticaretinin bu ağın finans kaynaklarından biri olabileceği sıkça dile getirildi. Mehmet Eymür’ün kendi hazırladığı ,“Eymür Raporu” olarak da bilinen çalışmalarda ve daha sonra verdiği röportajlarda:
Çatlı adının uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı uluslararası ağlar içinde geçtiğini hep birlikte okuduk. Ayrıca Çatlı adı anıldığında yalnızca Susurluk Skandalı değil, Bahçelievler Katliamı da aynı netlikle hatırlanmalıdır.

8 Ekim 1978 gecesi… Ankara Bahçelievler’de evlerinden alınarak katledilen yedi genç: Latif Can, Efraim Ezgin, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar, Serdar Alten, Faruk Erzan ve Salih Gevence.
Bir dönemin siyasi şiddet ikliminde, insan hayatının nasıl kolayca yok sayılabildiğinin en karanlık örneklerinden biri.

O yedi gencin hikâyesi bugün nerede duruyor?
Afişlerde mi, yoksa toplumsal sessizlikte mi?

Kahramanlık anlatıları yükselirken, o gençlerin aileleri ne yaşadı, bugün ne hissediyor? Yıllar geçse de acının zaman aşımı yok. Bir taraf için “dava” ya da “operasyon” diye anlatılanlar, başka hayatlarda kapanmayan yaralara dönüşüyor.

Resmî kayıtlara bakarsanız, herhangi bir devlet görevlisi değildir. Ne üniforması vardır ne de açık bir görevi. Ama bu, meselenin bittiği yer değil; asıl tartışma da burada başlar. Çünkü bu ülkede bazı insanlar, resmî kimlik taşımadan da “görev” üstlenir. Kayıt dışı alan, tam da bu gri bölgede büyür. Öte yandan, 1970’ler Türkiye’si yalnızca tek taraflı bir karanlık değildir. Sağ–sol çatışmasının kanlı bilançosu, farklı kesimlerde derin acılar bıraktı. Bahçelievler bir tarafın hafızasıysa, Maraş Katliamı ve Sivas Katliamı da başka hafızaların kapanmayan yaralarıdır. Gerçek yüzleşme, tüm bu acıları aynı dürüstlükle anmayı gerektirir.

Bugün bir film afişi üzerinden yeniden üretilen “kahraman” imgesi, geçmişteki şiddeti estetik bir örtüyle sunuyor. Oysa gerçek hayat, sinema kadar steril değil. Her kurşunun bir hikâyesi, her hikâyenin de bir bedeli vardır. Ve o bedeli ödeyenler çoğu zaman adı bilinmeyen insanlardır.

Daha da düşündürücü olan şu:
Şiddetin bu kadar sıradanlaştığı bir dönemde, geçmişin tartışmalı figürlerini parlatmak tesadüf mü? Yoksa toplumsal hafızanın yavaş yavaş yeniden şekillendirilmesi mi?

Bu sorunun cevabı kolay değil. Ama şu kesin:
Bir toplumu güçlü kılan, kahraman üretme hızı değil; geçmişiyle kurduğu dürüst ilişkidir.

Aileler açısından bakıldığında ise hikâye değişir. Herkesin kendi gerçeği vardır. Bir evlat için “baba”, tarihsel tartışmaların ötesindedir. Bu insani bir durumdur ve saygı duymak gerekir. Ama kamusal alanda anlatılan hikâye, bireysel hafızadan farklıdır. Orada sorumluluk başlar.

Medyanın rolü de çok önemli değil mi? Mehmet Ali Birand ve onun hazırladığı 32. Gün, sadece haber aktarmıyordu; derinlemesine dosya çalışmaları, belgeseller ve cesur röportajlarla dönemin kritik olaylarına ışık tutuyordu.

Keşke yeniden yayınlansalar…
Bilmeyenler öğrense, unutanlar hatırlasa.

Daha da önemlisi, o gazetecilik geleneğinden gelenler bugün bu konulara yeniden eğilse. Ama şimdilik hâkim olan şey sessizlik. Ve belki de en çok bu sessizlik düşündürücü. Hafıza sustuğunda, yerini hazır anlatılar doldurur.
Anlatılar denetlenmezse, gerçek yer değiştirir. Bugün bir figürü “kahraman” olarak sunmak kolaydır.
Zor olan, aynı hikâyenin tüm taraflarını — failleri, mağdurları, karanlık bağlantıları ve acıları — aynı dürüstlükle anlatabilmektir.

Bir toplum, kimi hatırlamayı seçer… ve kimi unutmayı tercih eder?
Bu seçim yalnızca geçmişi değil, geleceği de belirler. Seçici hatırlama yaraları derinleştirir; tam ve adil yüzleşme ise bir toplumun gerçekten olgunlaşmasının tek yoludur.

Çünkü mesele bir kişi değil, bir anlayıştır.

Ve eğer bir toplum, eline silah alan herkesin hikâyesini “kahramanlık” başlığı altında anlatmaya başlarsa, yarın kimin neyi meşrulaştıracağını kestirmek zorlaşır.
Şimdi şu sorunun cevabını merak ediyorum :
Biz gerçekten neyi alkışlıyoruz?
Hoş ve mutlu kalın …

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.