1966 Doğumluyum.
1980 Yılına geldiğimizde henüz 14 yaşında, ortaokul sıralarında bir çocuktum. Ama o yaşlarda sadece ders kitaplarını değil, hayatın kendisini okuyorduk.
1966 Doğumluyum.
1980 Yılına geldiğimizde henüz 14 yaşında, ortaokul sıralarında bir çocuktum. Ama o yaşlarda sadece ders kitaplarını değil, hayatın kendisini okuyorduk. Sokaklar öğretmendi, meydanlar kürsüydü, marşlar ise hafızamızdı.
1 Mayıs 1980…
Türkiye’nin dört bir yanında yasakların, baskının ve sıkıyönetimin gölgesi vardı. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de meydanlar kapatılmıştı. Ama emek susmamıştı. Sesini Mersin’den yükseltmişti.
Ben de oradaydım.
Henüz 14 yaşında bir çocuk…
Ama 1 Mayıs Marşı’nı ezbere biliyordum.
Sadece onu değil, dönemin birçok devrimci marşını…
Ve en önemlisi; o dönemin sınıf bilincini taşıyan küçük el ilanlarını okuyorduk, dergiler okuyorduk.
Bugün dönüp baktığımda kendime şu soruyu soruyorum:
O yaşta sınıf bilincinden geçmiş miydim?
Evet…
Belki teorik olarak değil, akademik metinlerden öğrenilmiş bir bilinç değildi bu.
Ama elden ele dolaşan bildirilerden, okuduğumuz dergilerden, yaşadığımız hayattan süzülmüş bir farkındalıktı.
Yoksulluğu görüyorduk, emeğin sömürüsünü hissediyorduk.
Ve en önemlisi, birlikte olmanın gücünü yaşıyorduk.
Aradan 46 yıl geçti.
Bugün 2026’ya girerken yine 1 Mayıs yaklaşıyor.
Ama bir şey değişmiş gibi…
Meydanlar var, pankartlar var, sloganlar var…
Ama o eski ruh, o sınıfın kendini hissettiği bilinç, sanki biraz eksik.
Şimdi buradan Bodrum’a bakalım…
Bir zamanlar sadece doğasıyla, deniziyle konuşulan bu kent, bugün turizmin ağır yükünü sırtlayan bir emek coğrafyasına dönüşmüş durumda.
Otellerde çalışanlar, restoranlarda sabaha kadar ayakta kalanlar, plajlarda hizmet eden gençler…
Bodrum’un görünmeyen yüzü emektir.
Turizm denince akla eğlence gelir, lüks gelir, tatil gelir…
Ama o masaya servis yapanın kaç saat çalıştığı sorulmaz.
O odayı temizleyenin kaç lira maaş aldığı bilinmez.
Sigortası eksik olan, sezonluk çalıştırılan, barınma sorunu yaşayan binlerce emekçi bu sistemin içinde görünmez kılınır.
Bugün bu görünmezliğe karşı ses çıkaranlar da var.
Turizm emekçilerinin hak mücadelesini büyütmeye çalışan TOLEYİS Sendikası, Bodrum gibi merkezlerde emeğin örgütlü gücünü hatırlatıyor.
Çünkü örgütlenme olmadan emek, sadece çalışır… ama hak kazanamaz.
Öte yandan bu mücadele sadece iş yerleriyle sınırlı değil.
Yaşam alanlarını savunmak da bu mücadelenin bir parçası.
Muğla’da Akbelen Ormanı’nda verilen direniş, emeğin ve doğanın ortak kaderini ortaya koydu.
Toprağını, ağacını, yaşamını savunan insanlar aslında geleceğini savunuyordu.
Ve bugün…
Bu mücadelenin içinden bir isim, Esra, mahkeme sürecine rağmen serbest bırakılmadı.
Bu tablo bize şunu bir kez daha hatırlatıyor:
Bu ülkede bazen sadece emek değil, hak aramak da bedel istiyor.
İşte tam da bu yüzden 1 Mayıs hâlâ günceldir.
Hatta belki de her zamankinden daha fazla…
Çünkü bugün mücadele sadece fabrikalarda değil,
otel mutfaklarında, beach işletmelerinde, gece vardiyalarında,
aynı zamanda ormanlarda, zeytinliklerde, yaşam alanlarında veriliyor.
Ve Bodrum’da emek, çoğu zaman turizmin parıltısı altında gizleniyor.
Ben 14 yaşındayken Mersin’de hissettiğim o duyguyu bugün yeniden arıyorum:
Birlik duygusunu…
Dayanışmayı…
Emeğin onurunu…
1 Mayıs sadece bir gün değildir.
Bir hafızadır.
Bir duruştur.
Bir hatırlayıştır…
Ve belki de en çok şunu hatırlatır bize:
Emeğin olduğu yerde umut vardır.
Ve umut, ne yasaklanır… ne de tutuklanır.