Enkaz Altında Kalan Çocukluğumuz

Yayınlama: 09.02.2026
Düzenleme: 09.02.2026 17:08
A+
A-

Takvim ilerliyor ama zaman hâlâ bizler için 6 Şubat sabahında takılı kaldı.

Üç yıl geçti ama havada hâlâ aynı soru asılı duruyor:

“Sesimi duyan var mı?”

Bu kez çığlıklar enkaz başında değil. Yaraları sarması beklenen kurum kapılarında. Okul koridorlarında. Çocukların gözlerinde, anaların yüreğinde…

Depremin yasını bile tutamamışken, daha sessiz ama daha derin bir yıkım büyüyor: çocukların ruhlarındaki enkaz. Evet yanlış okumadınız. Yıkım sadece depremle olmuyor.

Okullar artık yalnızca eğitim kurumu değil; korkunun, şiddetin ve cezasızlığın dolaştığı karanlık alanlar haline geldi. Çorum’da 13 yaşındaki bir çocuğun diz çöktürülerek darbedilmesi, zorla “özür” diletildiği görüntülerin yayılması bir eşiğin daha aşıldığını gösteriyor. Yerde sürüklenen bir çocuk…Etrafında gülen, bunu bir “gösteri” gibi izleyen kalabalık .Şimdilerde buna “öğrenci çetesi” deniyor. Oysa bunlar çocuk.

Henüz kişiliği tamamlanmamış, sınırları öğretilmemiş, merhameti model almamış çocuklar. Şiddeti izleyerek , şiddetin içinde büyütülmüş çocuklar. Çünkü çocuklar kötü doğmaz.

Ve asıl korkutucu olan tam da budur.

Çünkü bu manzara bize yalnızca bir suçu değil, bir toplumsal çöküşü gösterir.Bugün “çete” dediğimiz bu kalabalıklar, yarının mahkeme salonlarını, cezaevlerini, karanlık sokaklarını dolduracak. Onları bu noktaya getiren şey ne cesaret ne de güçtür; sahipsizliktir. Denetimsizliktir. Ekonominin gittikçe açtığı sınıfsal uçurumun sonucudur. Yoksulluk yalnızca cebi değil, dili, davranışı, hayata tutunma biçimini de çürütür. Umudu elinden alınan çocuk, gücü şiddette arar. Dışlanan, aşağılanan, yok sayılan çocuk; kendini ancak başkasını ezerek “var” hisseder.

Bugün “çete” diye adlandırılan bu topluluklar, bireysel kötülüğün değil; eşitsizliğin, yoksunluğun ve sistematik ihmalin ürünüdür. Ekonomik adaletsizlik büyüdükçe, çocuklar arasındaki mesafe de açılıyor. Kimisi güvende büyürken, kimisi daha çocuk yaşta hayatta kalma refleksiyle sertleşiyor. Oysa bunlar çocuk ..Ankara, Bursa, Manisa, Mersin, Samsun… İller değişiyor, hikâye değişmiyor. Görüntüler yayılıyor; şiddet sıradanlaşıyor.

Eğitim-Sen’in uyarıyor: Yaşananlar münferit değil, yapısal. Okullarda şiddet sistematikleşiyor; öğretmenlerin ve öğrencilerin can güvenliği risk altında. Silahlı saldırılar, velilerin öğretmenlere yönelik şiddeti, akran zorbalığı… Ve belki de en ürkütücüsü: “Tahmin edemeyeceğimiz ölçüde çeteleşme var.”

Verilen rakamlar sıradan bir istatistik değil. Maalesef bu, geleceğin kan kaybetmesi.

Son yıllarda sıkça konuştuğumuz suça sürüklenen çocuk gerçeğinin tam da göbeğindeyiz şimdi.. . Suç işleme potansiyelinin ilmek ilmek dokunduğu kilometre taşları bu olaylar. Çocuklarımızın geleceğinin inşa edildiği yerler artık korku ve şiddet sahnesine dönmüş durumda. Yoksulluk, dışlanmışlık, sosyal medyanın şiddeti parlatan dili, aileyle okul arasındaki bağın kopması, pedagojinin yerini cezaya bırakması… Hepsi birleşip çocukları karanlığa itiyor. İnsan sormadan edemiyor: Biz ne yaptık da çocukluğu bu hale getirdik?

Okullar ve evler güvenli limanlar olmalıydı oysa. Bugün çocuklar ya okulda ya da evlerinde şiddete uğruyor. Biz onları korumaktan uzaklaştıkça ,onlar suça yaklaşıyor.

Milli Eğitim’in genelgeleri, kriz planları, “erken müdahale” vurguları kâğıt üzerinde duruyor ama uygulanamıyor. Uygulanmadıkça bu döngü kırılmıyor; kırılmadıkça daha çok çocuk enkaz altında kalıyor – bu kez fiziki değil, ruhsal enkaz altında. Sahada ise öğretmenlerin sesinde tükenmişlik, veli ve çocukların gözlerinde korku var.

Hannah Arendt yıllar önce uyarmış aslında bizi:

“Şiddet, iktidarın çaresizliğidir.”

Gerçek güç; birlikte düşünmekten, empati kurmaktan ve ortak yaşamdan doğar.

Ve çocuklar…Her toplumun yeniden doğuş ihtimalidir. Onları korkuyla, baskıyla, aşağılamayla büyütmek; geleceği daha doğmadan boğmaktır.

Walter Benjamin’in 1921’de yazdığı “Şiddetin Eleştirisi Üzerine” metninde yaptığı ayrım ise bugün daha da anlam kazanıyor: Mitik şiddet ve ilahi şiddet. Mitik şiddet; düzeni koruyan, itaati dayatan şiddettir. Okullardaki diz çöktürmeler, saç sürüklemeler, zorla özür dilemeler tam da budur. Çocukları “uyumlu” kılar ama düşünemez hale getirir . Benjamin’in sözünü ettiği ilahi şiddet ise mevcut düzeni kutsamaz; onu parçalar.

Eğitimi, çocukları baskıcı zincirlerden kurtaran bir güç olarak düşünür.

Gerçek eğitim, mitik şiddeti ters yüz eder.Yeni bir başlangıç yaratır.

Şimdi sormamız gereken:

Okullarımız çocukları enkaz altında mı tutacak,

yoksa o enkazı kaldırıp özgür bir başlangıç mı yaratacak?

Bu hafta kırıldık. Yorulduk.

Ama Arendt ve Benjamin’in ortak bir söyleminde buluşalım:

Umut bir duygu değil, eylemdir.

Düşünmek. Konuşmak. Yan yana gelmek.

Anne, baba, öğretmen, yurttaş olarak bu sorumluluk bizim. Çocuklara borcumuz var. Güvenli okullar, duyulan sesler, adil yarınlar borcumuz var.

En ağır enkaz, umudun enkazıdır . Çocuklar umudumuzdur

Ama onu kaldırmak hâlâ elimizde. Çocukların gözlerindeki ışığı söndürmeyelim.

Arendt’in sözüyle yeniden başlayalım:

“Her yeni doğan çocuk, dünyanın yeniden başlamasıdır.”

Yeni ve umutlu başlangıçlarda buluşana dek …Hoş ve mutlu kalın.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.