Tenis , öyle bir spor ki insan hem spor yapıyor hem sinir sistemi testinden geçiyor. Geçmiş yıllarda ara ara yaptığım, bir süredir sürekli yaptığım en sevdiğim spor.
Tenis oynayan insanın hayata bakışı değişiyor. Normal insan yağmur görünce “şemsiye alayım” der. Tenisçi gökyüzüne bakıp: “Bugün tenis oynanır mı acaba?” diye düşünür.
Teniste en çok rastlanan durumlardan biri ; “Ben bugün çok rahat oynuyorum.” Der ve bu cümleden sonra kişi ya fileye takılır ya da topu yan korta yollar.
Çünkü tenis, insanın özgüvenini saniyeler içinde söküp alan çok kibar bir spordur. İnsan, topu dışarı kaçırınca çevreye bakıp sanki kortta teknik bir sorun varmış gibi davranabilir;
Raketin tellerine bakıyorsun…
Ayakkabıyı kontrol ediyorsun…Gökyüzünü inceliyorsun… Ama gerçek ortada: Top bildiğin kaçtı.
Bence tenis; İnsanın rakibe karşı değil tamamen kendi sinir sistemiyle açık havada yaptığı bire bir mücadele ve bir terapi seansı.
Hem fiziksel olarak çok çalıştırıyor hem de zihni sürekli aktif tutuyor.
Bir gün kendini harika hissedersin, iyi oynarsın. Ertesi gün fileye takılan top yüzünden raketle “sessiz bir iç hesaplaşma” yaşarsın.
Bir sayı bazen 5 saniyede biter, bazen küçük bir hayat mücadelesine döner.
Malum servis atarken top sektiriliyor. Daha sektirmeden atanı görmedim. Tabii ki nedeni var. Tenis oyuncuları konsantre olmak, ritim bulmak ve fiziksel olarak doğru pozisyonu almak için topu sektirirler.
Bu kısa duraklama, oyuncuya nefes alma ve bir sonraki vuruşunu planlama fırsatı tanır. Kimisi üç kere sektirir. Kimisi yedi kere.
Kimisi topu sektire sektire hayatı sorgular. Karşıdaki beklerken yaşlanıyor ayrı.
Amatör teniste değişik oyuncu tipleri var;
*Her topa yetişen maratoncu.
*Sürekli “çizgiydi!” diyen, VAR hakemi ruhlu oyuncu.
*Skoru sürekli karıştıranlar*,
Tenis sporunun önemli konularından biri, skor saymak. Çünkü tenis, matematiğe kafa tutan tek spor.
15… 30… 40…Sonra bir anda “advantage.”
Kim bulmuş bunu? Çok eskilere dayanıyor, son noktayı koyan İngilizler.
Yeni raket alınca profesyonel oynayacağını sanan bazı tenisçiler şuna inanır: “Bu raket var ya… beni değiştirecek.”
Seni değiştiren raket değil. Seni değiştiren şey, “Hadi eğlencesine oynayalım” deyip, ölümüne mücadele etmendir.
Bana göre tenisin ilginç tarafı da insanın karakterini ortaya çıkarması. Normal hayatta sakin görünen biri , bir hata yapınca ya da klasik top içerde /dışarda tartışmasında bambaşka biri olabilir.
Hadi bugün eğlencesine oynayalım diye başlayan maçlarda; İlk beş dakika herkes centilmendir:
“Abi çizgiye çok yakınmış.”
“Yok yok senin sayı.” “Problem değil.”
On dakika sonra aynı insanlar: “Top dışarıdaydı!”
“Gözlük tak istersen!” “Fileye değdiğini görmedin mi?!” Yani bir anda Wimbledon’dan mahalle kavgasına geçilir.
Gelelim tenis toplarının gizemli kaybolma olayına. Maç başında üç top var. Maç sonunda bir tanesi tellere sıkışmış, biri yan korta kaçmış, biri de fizik kurallarını reddedip yok olmuş.
Bence tenis kulüplerinin altında büyük ihtimalle paralel evren var.:))
Tenis oynayan herkesin ya kolu sakatlanır, ya beli gider, ya omzu çekilir ama kimse tenisi bırakmaz. Çünkü tenis bağımlılık yapar. Bir gün kötü oynarsın, sinir olursun. Ertesi gün bir telefon çalar “Oynuyor muyuz?” koşa koşa tekrar korta girersin.
Ve tenis insana şunu öğretir: Hayatta bazen en büyük rakip karşındaki değil,
Basit forehand’i fileye gömen sensindir…