









Maske deyince çok çeşitli maskeler var tabii ki…
Gezdiğimiz ülkelere özgü maskeleri almak benim hobilerimden. Tek şartım güler yüzlü, pozitif etki bırakan maskeler olmalı.
Kuzey Afrika ve bazı uzak doğu ülkelerindeki maskelerin hissettirdikleri çok negatif, hatta bazıları korkunç. Değil almak hemen uzaklaşmıştım yanlarından.
Çok maskemiz var. Hepsi ayni anda duvarlarda olamıyor. Ara ara değiştiriyorum. Onlara bakmak , gittiğimiz yerleri ve anıları yeniden yaşamak gibi.
Aslında biz maskeleri seyrediyoruz sanıyoruz ama belki de onlar, yıllardır sessizce bizi seyrediyor. Evdeki en çok dedikoduyu onlar biliyor.
Özellikle salonun tam ortasına asılanlar var ki, gece ışık loşken insana “Ben buradayım, unutma!” der gibi bakıyor.
Gelelim diğer maskelere …
Tanımadığınız kişilerin yüzlerindeki maskeyi gördüğünüz zamanlar oluyor mu?
Yeni tanıştınız üç-beş laf ettiniz. İlk intiba dediğimiz şey hemen devreye girer. Ya seversiniz ya sevmezsiniz ya da nötrsünüzdür. Yani iyi veya kötü hissettiğiniz bir şey yoktur.
“Başta çok soğuktu, ama sohbet ettikçe hiç göründüğü gibi değilmiş” durumu da olabilir.
Sosyal medyada herkes ayrı bir maske takıyor.
Bir bakıyorsunuz; sabah 05.30’da kalkmış, yoga yapmış, üç kitap bitirmiş, organik kahvaltı hazırlamış, iki dil öğrenmiş.
Fotoğrafına bakınca insan kendini başarısız hissediyor.
Gerçekte ise telefonun alarmını yedi kez ertelemiş, kahvaltıda kalan pizzayı yemiş ve günün yarısını “Bu akşam ne izlesem?” diye geçiriyor.
Vee iş hayatındaki maskeler!…
Toplantılarda herkes son derece profesyonel görünür.
“Bu konuyu değerlendirelim.”
“Stratejik bir bakış açısıyla yaklaşalım.”
“Veri odaklı ilerleyelim.”
Toplantı biter.
Aynı kişiler koridorda birbirine dönüp:
“Ne konuşuldu şimdi?” diye sorar. Ama herkes toplantı boyunca başını salladığı için dışarıdan bakınca şirketin değil, insanlığın geleceği konuşuluyor sanırsınız.
Hatırlarsanız bir de pandemi döneminin meşhur maskeleri vardı. O yıllarda maske, anahtar ve cüzdan kadar önemli hale gelmişti.
Evden çıkıp marketin kapısına kadar gelince insanın aklına bir anda aynı soru düşüyordu: “Maske nerede?”
Sonra olimpiyat sporcusu çevikliğiyle eve geri koşuluyordu. Maskeyle konuşmak da ayrı bir sanattı. İnsanlar üç kez tekrar ettikten sonra ancak anlaşabiliyordu.
Gülümsemek ise tamamen sembolik bir eyleme dönüşmüştü; Siz içeride kahkahalarla gülüyor, karşınızdaki ise yüzünüze bakıp “Galiba bana kızdı” diye düşünüyordu.
O dönem hepimiz fark ettik ki insan yüzünün yarısı kapanınca, iletişimin de yarısı tatile çıkıyormuş.
Maskeler bazen gerekli olabilir.
Fakat bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki, maskeyi çıkarınca kendi yüzümüzü tanıyamıyoruz.
Belki de insanın hayatındaki en büyük lüks, hiçbir maske takmadan kahve içebildiği, rahatça gülebildiği ve olduğu gibi davranabildiği insanlara sahip olmasıdır.
Çünkü günün sonunda en yorucu şey çalışmak, koşmak ya da trafik değil…
Yüzümüze tam oturmayan bir maskeyi bütün gün taşımaktır.