









Kaos ve Gaia’dan toplumsal yüzleşmeye: Adalet, akıl ve vicdani sorumluluk temelinde yeni bir düzen kurmanın imkânını sorgulayan bir köşe yazısı.
Bir karmaşadır yaşayıp gidiyoruz. Bugünün dünü arattığı dönemlerden geçiyoruz.
Ülkenin manzarasına baktığımda gördüğüm tek şey, kolektif bir mutsuzluk. Bizi ayakta tutan ne varsa her birinin üzerinde ağır birer soru işareti sallanıyor. Geçmişi deşip “Biz ne ara buraya geldik?” diye sorma evresini çoktan geçtik; şimdi asıl mesele, “Buradan nasıl çıkacağız?” sorusuna cesaretle yanıt verebilmekte.
Bu koyu karanlığın ortasında, Antik Yunan mitolojisindeki Kaos ve Gaia geliyor aklıma.
Kaos sözcüğünü bugün daha çok karmaşa, düzensizlik, her şeyin birbirine girmesi anlamında kullanıyoruz. Oysa Antik Yunan’ın yaratılış anlatılarında Kaos, bambaşka bir yerde durur. Hesiodos’un Theogonia adlı eserinde Kaos, yıkımı değil, her şeyin başlangıcında ortaya çıkan o ilk varlığı temsil eder. Henüz bildiğimiz anlamda bir dünya, yerleşmiş bir düzen ya da sınırları belirlenmiş bir yaşam yoktur. Varlıklar dünyası henüz kurulmamıştır. Kaos, bir bakıma varoluşun henüz biçimlenmemiş, ham başlangıcı; yani saf bir potansiyeldir.
Ardından Gaia belirir. Yeryüzüdür Gaia; sağlamlığıyla üzerinde yaşamın yükseleceği o asıl zemin, varoluşun kök salacağı yerdir. Evren, ilk varlıkların ortaya çıkışı ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden biçimlenmeye başlar.
Evrenin başlangıcı, bir anda kurulup bitmiş kusursuz bir yapı değildir; bitmek bilmeyen bir oluş hâlidir. Varlıklar ortaya çıkar, bağlar kurulur ve dünya dönüşerek biçimlenir. Karşımızda durağan bir düzen değil, oluşumun ve dönüşümün hikâyesi durur.
Dağıldık… Hem de fena dağıldık.
Bu dağınıklığın ardından neyin geleceğinden çok daha önemli olan, neyi var edeceğimiz.
Haksızlıkların üzeri örtülürken, ahlaksızlık normalleşirken, insanlar susmaya alışırken, soru soranlar susturulurken de bir düzen var aslında. Sosyolojide bu tür durumların bazı yönleri, toplumsal normların aşınmasını ve yol gösterici gücünü yitirmesini anlatan anomi kavramıyla açıklanabilir. Kimimiz bu düzene sahip çıkıyor, kimimiz de yıllardır düzen sandığımız şeyin zaten kökten bozuk olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.
İşin aslı, kimin neyi düzen kabul ettiği. Ezberlerimizle, kabullerimizle, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” diyerek sustuğumuz anlarla ve vazgeçemediklerimizle karşı karşıyayız şimdi.
Düşünme vaktindeyiz. Çünkü düşünmek, yalnızca olup bitenleri anlamaya çalışmak değildir. Başka türlü bir hayatın mümkün olup olmadığını da sorgulamaktır. Sorgulanmayan bilgi ezbere, tartışılmayan fikir dogmaya, itiraz edilmeyen güç ise zamanla kendini her şeyin üzerinde görmeye başlar.
Bugün ülke olarak belki de en çok buna ihtiyacımız var: Durup düşünmeye, ezberleri bozmaya, birbirimizi dinlemeye ve yanlışlarımızla yüzleşmeye… Her itirazı düşmanlık, her farklı düşünceyi tehdit saymadan konuşabilmeye…
Düşüncenin sustuğu yerde sorunlar ortadan kalkmıyor; yalnızca üzerlerine kalın bir örtü çekiliyor. O örtü çekildikçe altında karanlık büyüyor, adaletsizlik kök salıyor ve toplum kendi içine doğru çürüyor. İşte bu yüzden, “Kaosun içinden yeni bir düzen doğar mı?” sorusunun cevabı, o örtüyü kaldıracak cesarete sahip olup olmadığımızda saklı. Çıkış yolu, başımızı örtünün altına saklamak değil; örtüyü yırtıp atmak, altındaki kirlilikle ve en çok da kendi payımıza düşen sorumlulukla yüzleşmek.
Aristoteles’in özellikle tragedyanın izleyicide yarattığı arınma etkisini anlatmak için kullandığı katarsis kavramını burada bir yüzleşme metaforu olarak düşünebiliriz. Çünkü arınma, olanları unutmakla ya da üzerini örtmekle değil, gerçekle yüzleşmekle başlar. Toplumsal değişim de yalnızca yanlışları teşhis etmekle değil, onları yeniden üreten koşulları değiştirme iradesiyle mümkün olur.
Biz fena dağıldık, doğru. Ama eski olanın yıkılması, yeninin iyi olacağı anlamına gelmiyor. Yıkıntıların arasından neyi kaldırıp neyi yeniden kuracağımız önemli. Adaleti mi, ayrıcalıkları mı? Eşitliği mi, tahakkümü mü? Özgürlüğü mü, itaati mi?
İşte bütün mesele burada.
Gaia’nın mitolojideki varoluşunu bugüne taşıyacak olursak, belki de ihtiyacımız olan şey, yıkıntıların arasından yeni bir yaşamın filizlenebileceği zemini hazırlamak. Bunun için önce toprağın neyle zehirlendiğini görmek, hangi köklerin kuruduğunu anlamak ve yeni tohumlara yer açmak gerekiyor.
Kaosun ardından Gaia’nın belirmesi gibi, bazen biçimini yitiren bir dünyanın içinden de yeni bir başlangıç ihtimali doğabilir. Ama o başlangıcın nasıl bir dünyaya dönüşeceği kendiliğinden belirlenmez. Şimdi elimizde un ufak olmuş eski kabullerimiz var. Onları sahte bir düzenin yalanlarıyla yeniden yamamak yerine adaletin, aklın, liyakatin ve en önemlisi birbirimize duyduğumuz vicdani sorumluluğun harcıyla sağlam ama kendini yenileyebilen bir zemin inşa etmek bizim elimizde.
Çünkü düzen, birilerinin bize lütfettiği bir sessizlik değil; hep birlikte inşa ettiğimiz ortak bir adalettir.
Hoş ve mutlu kalın …