Bodrum Fiber İnternet

Kelebekler Bile Daha Uzun Yaşıyorken…

Yayınlama: 19.01.2026
A+
A-
1968 yılında Amasya'nın Merzifon ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamamladı. Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Meslek yaşamı boyunca Türkiye'nin farklı bölgelerinde biyoloji öğretmeni olarak görev yapan Fidan, 32 yıllık eğitimcilik kariyerinde öğrencilerine yalnızca akademik bilgi değil, eleştirel düşünme, bilimsel bakış açısı ve yaşam becerileri kazandırmayı temel ilke edindi. Emekliliğinin ardından yazarlık çalışmalarına yönelen Fidan, toplumsal konular üzerine düşünce üretmeye, sosyal sorumluluk projelerinde yer almaya ve kamusal meselelerde farkındalık oluşturmaya devam etmektedir.

“Kelebeklerin bile çocuklardan daha uzun süre yaşadığı bir coğrafyada, size hangi şiiri yazayım.”
Ahmed Arif’in bu dizeleriyle merhaba demek istedim bu hafta size.

Her seferinde bu köşede sinemadan, şiirden, kitaptan; gündelik hayatın küçük ayrıntılarından, çiçekten böcekten söz etmeye niyetleniyorum. Biraz hafifleyelim, biraz nefes alalım, hep birlikte bir nebze olsun ferahlayalım istiyorum. Ama olmuyor.
Her defasında bir bomba düşüyor kucağıma.

Böyle zamanlarda bir güzelliği görmek de, onu yazıya dökmek de zorlaşıyor. Ruhumu ağır bir yas hali sarıyor. Bu ağırlığın içinde güzelliklerden söz etmek, neredeyse bir utanma duygusuna dönüşüyor bende.

Geçtiğimiz günlerde bir anne binlerce kez öldü.
Çünkü anneler evlatlarının üstüne toprak attığında kalbi atmaya devam eder belki ama ölüm, onları binlerce kez yoklar. İsimleri burada tek tek yazmayacağım. O kadar çoklar ki… Akranları tarafından bıçakla, satırla, sustalıyla, ateşli silahla katledilen pırıl pırıl çocuklar… Resimleri, isimleri ekranlardan akıp gidiyor.
Hiç o fotoğraflara uzun uzun baktınız mı?
Bakışlarına sığdırdıkları hayalleri görebildiniz mi?

“Yarım saat bile yaşayamadı yavrum,” diyen Gülhan Çağlayan’ın iç sızısı sizi de sarmıştır eminim. Sesi kısılsa da çığlığa dönüşen acısı Zuhal Akman’ın, Yasemin Minguzzi’nin ve diğer annelerin sesiyle aynı tonda yankılanıyor. Bu anneler birbirlerini tanımadan, aynı kaderde buluşuyorlar.

Bir çocuk katlediliyor.
Ve biz, toplum olarak, her seferinde aynı yas ritüelini tekrarlıyoruz:
Haber… Sosyal medya öfkesi… Birkaç gün… Ardından unutuş.
Sonra herkes rutinine dönüyor.
Ama o evlerde hiçbir şey artık eskisi gibi olmuyor.

Gün geçtikçe artan çocuk cinayetleri neredeyse normalleşme noktasına geldi. Toplum ikiye bölündü. Bir taraf, suça sürüklenen ya da suça itilmiş çocukların artık çocuk değil, yetişkin cezası alması gerektiğini savunuyor. Diğer taraf ise “O da çocuk, nedenlerine bakmak lazım,” diyor. Avukatlar, sosyologlar, psikologlar, hatta barolar bile bu konuda ayrışmış durumda.

Ama yavrusunu sımsıcak kucaklarken bir annenin, birkaç saat sonra onun soğuk bedeniyle karşılaşmasının ardından, katilin de çocuk olduğunu kabul ettiremezsiniz.
Tıpkı Mattia Ahmet Minguzzi davasında verilen, en üst sınırdan 24 yıl cezanın bile vicdanları soğutmaması gibi… Çünkü infazlar, indirimler ve başka bir gerçeklik var karşımızda.

Hepimizin dilinde aynı soru:
Nasıl bu noktaya geldik?

Gerçek, suratımıza bir tokat gibi çarpıyor. Karınca yuvasının üzerinden, ezilmesinler diye atlayarak geçen bir nesilden; sustalıyla, satırla, bıçakla ya da silahla akranını katleden çocuklara nasıl evrildik?

Yaşananlar tek bir sokak kavgasıyla açıklanamaz. Suça sürüklenen çocuk, yetişkinlerin kurduğu dünyanın aynasıdır aslında. Bu aynayı kendimize tutma zamanı ne zaman gelecek?

Tablo çok net:
Koruyamayan aile yapıları,
Çocuğu göremeyen bir eğitim sistemi,
Önleyici değil cezalandırıcı bir hukuk anlayışı,
Sosyal politikaları eksik bir devlet düzeni…
Hep birlikte sınıfta kaldık.

Bu çocukları karanlığa çeken boşluklar neler?
Artık bunları tüm çıplaklığıyla konuşmalıyız; eveleyip gevelemeden.

Ekranda, sokakta, evde şiddetin normalleşmesi…
Yoksulluk, dışlanma, aidiyet eksikliği…
Yetersiz yasalar, caydırıcılık eksikliği…
Sessizlik ve kabulleniş…

Bu kısır döngüden çıkmak zorundayız. Atlas’ın ölümüne giden süreci, çıkmayan SSÇ yasasını, mağdur ailelerin neden yıllardır “adalet” diye haykırdığını açıkça konuşmalıyız. Sadece hukuki nedenlere odaklanmak da yeterli olmayacak. Çünkü çocukların öldürme eylemine sürüklenmesi tek bir nedene indirgenemez. Bu, çoğu zaman gelişimsel, psikolojik ve sosyal etkenlerin kesişiminde ortaya çıkar.

Şiddete maruz kalan çocukların, şiddeti öğrenilmiş ve tek çözüm yolu olarak içselleştirmesinden başka ne bekleyebiliriz? Akran baskısı, çeteleşme, “ait olma” ihtiyacı, uzun süreli zorbalık ve sosyal dışlanma… Bunların her biri bireyde derin bir değersizlik hissi yaratır. Ve evet, tüm bunlar o tehlikeli zeminin taşlarıdır.

Atlas için, Mattia için, Hakan için, Alperen için, Ata Emre için…
Ve henüz ölmemiş çocuklar için:

Adalet istiyoruz.
Gerçek adalet.
Caydırıcı, vicdani, insani.

Adalet reformları, bir toplumun vicdanıyla en çıplak haliyle yüzleştiği, o derin yaraları sarmaya niyet ettiği adımlar olmalı artık. Çünkü bu sadece çocukların hikâyesi değil. Bu; yetişkin dünyanın ihmallerinin, cezasızlığın, şiddeti normalleştiren dilin ve çürüyen toplumsal vicdanın hikâyesi.

Ve bu hikâyeyi değiştirmezsek,
daha çok anne
binlerce kez
ölmeye devam edecek.
Mümkün kılabilmeniz dileği ile hoş ve mutlu kalın.

Share and Enjoy !

Shares
Ceylan Hafriyat
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum
  1. Zeynep çetin dedi ki:

    Canım hayırlı olsun köşen zevkle yazını okumak isterdim ancak daha ilk cümlelerden işin nereye varacağını tahmin ettim ve gerisine sadece göz gezdirdim. Yazının mükemmel olacağından zaten eminim ancak içerik içimi parçaladığı için toplumun içine düştüğü ahlaksızlık, cehalet, menfaat ve vurdum duymazlık yüzüme tokat gibi çarptığı için okuyamadım. Artık yazmak okumak zamanı değil tokat atmak zamanı geldiğini bilen herkese saygılar sunuyorum. Öpüyorum ellerinden canım arkadaşım.