Zalimcan’la yaptığımız klasik haftalık sohbetlerden biri, bu kez sıradan gündem başlıklarının çok ötesine geçti. Saatler boyunca aynı konu etrafında dolaştık, tartıştık. Hukuk zeminini, kent estetiği boyutunu, ekonomik döngüsünü, hatta işin kent psikolojisini bile masaya yatırdık. Çünkü konu, yalnızca birkaç reklam tabelası ya da belediye iştiraki meselesi değildi. Mesele; kentin kimliğine kimin ve nasıl müdahale edeceğiydi.
Gündemimizin merkezinde, Muğla Büyükşehir Belediye Başkanımızın özel danışmanının girişimiyle kurulan MUBRAŞ ve bir süredir tartışılan “İlan ve Reklam Uygulamaları Yönetmelik Taslağı” vardı. Kamuoyunda farklı yorumlar dolaşıyor; kimileri bunu belediyenin gelir modeli olarak görüyor, kimileri ise yeni bir tekelleşme girişimi olarak değerlendiriyor. Biz ise meseleye, spekülasyonlardan uzak, daha objektif ve bilimsel bir yerden bakmaya çalıştık. Bu alanda oluşan büyük ekonomiden yararlananların çıkarlarından çok kamu yararının öncelenmesine odaklandık.
Önce küçük ama dikkat çekici bir ayrıntı takıldı gözümüze. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin resmi internet sitesinde belediyeye bağlı iştirak şirketleri listeleniyor ama MUBRAŞ’ın adına rastlanmıyordu. Oysa şirketin yüzde yüz belediye iştiraki olduğu ve yönetim kurulu başkanlığının meclis kararıyla Selçuk Şimşek’e verildiği biliniyordu. Belki teknik bir eksiklikti, belki de gözden kaçmıştı; üzerinde durmadık. Ancak yönetmeliğin belediyenin ilgili komisyonlarından bir türlü geçememesi, tartışmanın asıl odak noktasını oluşturuyordu.
Meselenin hukuki tarafına baktığımızda tablo aslında oldukça net.
Her ne kadar 22 Mayıs Cuma günkü (2 gün önce) Resmi Gazetede yayımlanan bir Torba Kanun ile Belediyelerin şirket kurması Cumhurbaşkanlığı’nın iznine tabi olması hüküm altına alınmışsa da, bu tarihe kadar belediyelerin kurduğu ya da hissedarı olduğu şirketlere yönelik bir sorun bulunmamaktadır. Dolasıyla bir büyükşehir belediyesi; 22 Mayıstan önce kurulmuş olan, iştiraki ya da büyük hissedarı olduğu bir şirket aracılığıyla reklam alanlarını işletebilir; billboardları, dijital ekranları, kent mobilyalarını kiralayabilir, bakımını üstlenebilir, gelir organizasyonunu sağlayabilir. Türkiye’de bunun çok sayıda örneği var. İstanbul’da İSPARK nasıl otopark düzenini yönetiyorsa, başka belediyelerde de reklam ve kent mobilyası işletmeleri benzer yöntemlerle yürütülebiliyor.
Başta Anayasamızın 127. maddesi olmak üzere, 5393 sayılı Belediye Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu ve “Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı İlan Ve Reklam Uygulamaları Yönetmeliği” ile “Muğla Büyükşehir Belediyesi Mimari Estetik Komisyonu Çalışma Usul ve Esasları”, bu yöntemin uygulanmasının hukuki altyapısını oluşturuyor.
Ancak burada kritik bir çizgi bulunuyor.
Belediye şirketi; ruhsat veremez, ceza kesemez, mühürleme yapamaz, encümen yetkisi kullanamaz. Çünkü bunlar doğrudan kamu gücüdür ve yalnızca belediyenin asli organları eliyle kullanılabilir. Yasal mevzuat bu konuda son derece açıktır. Şirketin görevi işletmecilik olabilir; kolluk yetkisi değil.
Aslında tartışmanın özü tam da burada düğümleniyor. Kent estetiğini düzenlemek başka şeydir, kamu gücünü özel yapılar eliyle kullandırmak başka şey.
Ne var ki, Türkiye’de kentlerin görüntüsüne şöyle bir baktığınızda, bu düzenleme ihtiyacının neden doğduğunu anlamak da zor değil. Gelişigüzel asılmış tabelalar, birbirinin üstüne binmiş LED ekranlar, üst geçitlere yapıştırılmış reklamlar, tarihi dokuya saplanmış dev panolar. Özellikle turizm kentlerinde bu görüntü, yalnızca estetik bir sorun değil; doğrudan kent ekonomisini ve marka değerini etkileyen bir sorun haline geliyor.
Bodrum gibi bir yerde kent kimliği; beyaz duvarların, sade çizgilerin, ışığın ve siluetin üzerine kuruludur. Eğer reklam düzeni başıboş bırakılırsa, ortaya Anadolu’nun o eski deyimiyle tam bir “çıfıt çarşısı” çıkar. Don / gömlek vitrini, altındaki muhteşem taş yapının boğazına çöker sanki. Herkesin bağırdığı ama kimsenin birbirini duymadığı bir görsel karmaşa.
Üstelik mesele yalnızca estetik de değildir.
Özellikle belli bir seyir hızına sahip yol akslarında kullanılan yoğun ışıklı LED ekranlar, sürücünün dikkatini dağıtarak trafik güvenliği açısından ciddi riskler yaratabilmektedir. Avrupa’da ve gelişmiş turizm kentlerinde bu yüzden açık hava reklamcılığı çok katı standartlarla düzenlenir. Çünkü kent yalnızca binalardan oluşmaz; aynı zamanda bir görsel hafızadır.
Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin mevcut sisteminde zaten 75 adet yönetmelik ve yönerge bulunuyor. İlan ve Reklam Uygulamaları Yönetmeliği de bunlardan biri. Yönetmeliğin ilgili maddeleri, bu hizmetlerin belediye ya da belediye iştiraki eliyle yürütülebileceğini ifade ediyor. Dolayısıyla mesele, “yapılabilir mi?” sorusundan çok, “nasıl yapılmalı?” sorusuna dönüşüyor.
Zalimcan’la uzun sohbetimizin sonunda vardığımız kanaat şu oldu:
MUBRAŞ’ın hedeflediği model; eğer doğru kurgulanır ve doğru anlatılırsa, bugün büyük ölçüde denetimsiz biçimde kullanılan reklam ekonomisi, kamusal bir gelir mekanizmasına dönüşebilir. Aynı zamanda kent estetiğini standartlaştırarak özellikle turizm kentlerinde daha nitelikli bir görsel düzen kurulmasına katkı sağlayabilir.
Ama bunun için üç temel şart var:
Birincisi; hukuki sınırlar net çizilmeli, kamu gücü ile şirket işletmeciliği birbirine karıştırılmamalı.
İkincisi; süreç şeffaf olmalı, rekabeti ortadan kaldıracak kapalı yapılar oluşmamalı.
Üçüncüsü ise; bütün bu sistem gerçekten kent estetiğini korumak amacıyla işletilmeli, yalnızca yeni bir gelir kapısı mantığına indirgenmemeli.
Çünkü şehir dediğimiz şey, sadece asfalt ve beton değildir. Şehir; aynı zamanda görgü ve görsel kalitenin dekor olarak kullanıldığı bir sahnedir. Bu sahnede sergilenen eserlerin izlenebilmesi için satılacak biletler de karaborsada değil, resmi bilet gişesinden alınmalıdır ki kazanan şehir olabilsin.
Türkiyede ,apilan kanunlar,düzenlemeler en asagiya avrupa seviyesindedir.kanunlar ve düzenlemeler hangi devlet ve kurum eli eli ile olursa olsun vardir.
Var olamayan bizdeki insanlarin kendi kanunlarini kendilerinin belirlemesinin önüne gecilememesidir.