









Dedikoduya çok meraklı değilim. Ama biri “Sana bir şey anlatacağım,” deyince de “Yok, ben almayayım,” diyemiyorum.
İnsan dinlemese, karşısındakinin bütün hazırlığı boşa gidecek.
“Kimseye söyleme,” diye başlıyorlar.
Ben de ciddiyetle başımı sallıyorum. Sanki birazdan devlet sırrı öğreneceğim.
Oysa beş dakika sonra konu, kimin kiminle nerede görüldüğüne; oradan da geçen yaz giydiği mayonun rengine kadar ilerlemiş oluyor.
Dedikodu, yokuş aşağı bırakılmış bir alışveriş arabası gibi; önce usulca hareket ediyor, sonra önüne çıkan her ayrıntıyı içine doldurup hızlanıyor.
Ben hâlâ sadece dinliyorum. Hatta arada “Vah vah,” diyorum. Bu, dedikoduya katılmak sayılmaz; insani destek.
Sonra bir yerde dayanamayıp soruyorum:
“Peki bunu sana kim söyledi?”
İşte o an sohbet başka bir boyuta geçiyor. Kaynak belli değil. “Birinden duydum.”
O biri de muhtemelen başka birinden duymuş.
Haber elden ele dolaşırken her durakta biraz daha büyümüş; ilk çıktığı yeri bulana kadar dedikodunun kendisi emekli olur.
Yine de herkes bilgiden emin. “Kesin olmuş,” diyorlar. “Nereden biliyorsun?” diye sorunca cevap hazır:
“Ben de tam bilmiyorum ama herkes konuşuyor.”
Herkes konuşuyorsa doğrudur tabii.
Zaten tarih boyunca en güvenilir kaynak “Herkes” olmuştur!
Adresi yok, telefonu kapalı ama her şeyi biliyor. Dedikodu da böylece bir ağızdan çıkıp ötekine konan bir serçe gibi, her konduğu yerde biraz daha tüyleniyor.
Dedikodusu yapılan kişi yanımıza gelince de hepimiz bir anda başka konuya geçiyoruz:
“Bu aralar hava çok değişken.”
Az önce onun hayatını baştan sona incelemişiz; şimdi meteoroloji uzmanı olduk. Biraz daha devam etsek, rüzgârın yönünü de ondan saklayacağız.
Cümlelerimiz masanın altında el değiştiren notlar gibi hızla kayboluyor; yüzümüzdeyse hiçbir şey olmamış ifadesi duruyor.
Ben bu sohbetlere sadece uğrayıp çıkıyorum. Ama çıkarken yanımda üç yeni bilgi, iki soru işareti ve “Bunu kimseye söyleme,” diye başlayan bir emanet oluyor.
Emanet, cebime konmuş küçük bir taş gibi; ben yürüdükçe ağırlığı artıyor. Cebimden çıkarıp masaya koymaya da çekiniyorum; ya biri alıp “Bunu kimseye söyleme diye başkasına verirse?”
Emaneti kimseye anlatmıyorum.
Bir hafta sonra aynı dedikodu bana başka birinden geri geliyor.
Bu kez hikâyede ben de varım. Meğer söz, yolda beni de yanına almış; bir yolcuyken anlatının içine bindirilmişim.
Üstelik benim bilmediğim ayrıntıları da eklemişler.
Meğer ben sadece dinlememişim…
Dedikodunun başrolü olmuşum…