









Yıllardır Bodrum’da yaşayan biri olarak, bu kentin yalnızca doğasını değil, değişen yaşam biçimlerini de yakından gözlemliyorum.
Özellikle son yıllarda lüks sitelerde ve yüksek gelir grubunun yaşadığı bölgelerde dikkatimi çeken bir tablo var. Ev işlerini yapan, çocuklarla ilgilenen, plaj malzemelerini taşıyan, çoğu yabancı uyruklu çalışanlar…
Elbette ev hizmetlerinde çalışan herkesin durumu aynı değildir. Pek çoğu yasal koşullarda, emekleri karşılığında çalışan insanlardır. Ancak zaman zaman karşılaştığım bazı görüntüler beni derin düşüncelere sevk ediyor.
İnsanın birkaç adım geriden yürümesi, aynı sofraya oturamaması, sürekli görünmez bir konumda tutulması… Bunlar yalnızca bir çalışma düzenini değil, insan onurunu da sorgulamamıza neden oluyor.
Bugün dünyada kölelik hukuken kaldırılmış olabilir. Ama insan hakları savunucuları artık başka bir kavramdan söz ediyor: modern kölelik. İnsan ticareti, zorla çalıştırma, ağır emek sömürüsü ve insanı yalnızca hizmet eden bir nesneye dönüştüren anlayış, çağımızın en önemli vicdan meselelerinden biri olarak görülüyor.
Benim dikkat çekmek istediğim konu da tam olarak budur.
Bir insanın yaptığı iş değil, ona nasıl davranıldığı önemlidir.
İnsan, milliyeti, ten rengi, dili ya da ekonomik durumu nedeniyle daha az değerli görülemez. Emeğe duyulan ihtiyaç, insan onurunu ikinci plana itmenin gerekçesi olamaz.
Bir toplumun gerçek uygarlığı; en güçlülerinin nasıl yaşadığıyla değil, en güçsüz durumdaki insanlara nasıl davrandığıyla ölçülür.
Bodrum, yalnızca deniziyle ve lüks yaşamıyla değil, insanlık değerleriyle de örnek olmalıdır.
Çünkü gerçek medeniyet; gösterişli villalar inşa etmek değil, insan onurunu her şeyin üzerinde tutabilmektir.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Lüksümüz büyürken, vicdanımız da aynı ölçüde büyüyor mu?