Yargıtay’ın onadığı karar yalnızca bir davayı değil, kız çocukları için verilen adalet mücadelesini de tescilledi. Ama vicdan, tek bir isimle sınırlı kalmamalı.
Narin’in adı, kız çocuklarının sesi oldu.
Neden öldürüldüğü önemli değildi.
Ama son nefesini verirken kiminle göz göze geldiği, benim için en büyük soruydu.
O son bakışta özellikle anne ve abinin olmamasını çok istedim.
Sevgili okurlar,
Normalde haftada bir yazı yazarım.
Ama bugün bir son dakika yazısı ile karşınızdayım.
Çünkü Narin Güran davasının Yargıtay tarafından onanması, paylaşılmadan geçilemeyecek kadar önemli.
Narin, sadece bir kız çocuğu değildi.
O, susturulmuş yüzlerce çocuğun adıydı: Leyla’ydı, İkra Nur’du, Sıla’ydı, Şirin’di… Adını hiç duymadığımız yüzlerce çocuğun sesi oldu.
Bu coğrafya, çocuklarının şiddet görmesini izleyen annelere tanıklık etti.
Ama bir annenin, çocuğunun katledilmesine iştirak ettiği için ağırlaştırılmış müebbet aldığına çok da alışık değildik.
Ölüm anında avuçlarının içinde tuttuğu saç tellerinin anne soyundan çıkması, bu davanın en sarsıcı gerçeğiydi.
Narin’in her iki duruşmasını da Diyarbakır’da izledim.
Sabah saat dokuzda başlayıp zaman zaman gece yarılarına kadar süren duruşmada, insanın anneliğini, kadınlığını ve vicdanını sorgulatan anlara tanıklık ettim.
Üzüldüm, utandım, ağladım, kızdım, isyan ettim; sordum, sorguladım.
Mahkeme salonunda ayakta ifade veren kadının, çocuğunu öldürmekle suçlananlar arasında yer alması, benim için en büyük bıçak darbesiydi.
O sanıklar arasında olmasını istemezdim.
Annelik kutsaldır; anne var eder, yok etmez; sarar, sarmalar, korur. Anne susmaz.
Bildiklerimizi unutacak mıydık şimdi?
Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi’sindeki gibi…
Herkesin her şeyi bildiği ama sustuğu bir salondu sanki.
Neden öldürüldüğü hâlâ bilinmiyor.
Ama açık konuşalım:
Bir çocuğun öldürülmesi için hiçbir neden olamaz.
İstinafın ardından Yargıtay’ın da kararı onaması, bu ülkedeki kız çocuklarına bir nefes aldırdı.
Bir aileden üç kişi hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları onandı.
Ancak içimize sinmeyen bir nokta da vardı:
Narin’in cansız bedenini bir çuvala koyup dere yatağına gömen kişiye verilen ceza…
Yargıtay, sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun cansız bedenini dere yatağına gömmenin bedelinin beş yıl olamayacağına hükmetti.
Bu karar, toplumun vicdanıyla da örtüştü.
Narin davası, toplumda çok büyük bir duyarlılık yarattı.
Bu çok kıymetli.
Ama ben bu duyarlılığın tek bir dosyayla sınırlı kalmaması gerektiğine inanıyorum.
Aynı hassasiyeti Roboski’de yitip giden 17 çocuk için de gösterebilmeliyiz.
İsmi manşet olmayan, fotoğrafı paylaşılmayan, sesi hiç duyulmayan çocuklar için de…
Çocuklar arasında ayrım yaparak vicdan olmaz.
İsimlerine, kimliklerine, coğrafyalarına göre acı seçilmez.
Eğer gerçekten “adalet” diyorsak,
Eğer gerçekten “insanlık” diyorsak,
Bunu bütün çocuklar için, istisnasız söylemek zorundayız.
Şimdi durmak yok.
17 Ocak’ta, Yargıtay tarafından bozulan masmavi, boncuk gözlü Leyla’nın duruşması var.
Umarım oradan da müjdeli haberlerle çıkacağız.
Dipnot:
Diyarbakır’a ilk kez gidecektim. Yüzü asık bir şehir beklerken; misafirlerine kucak açan, saygıda kusur etmeyen, yardıma koşan son derece misafirperver bir Diyarbakır’la karşılaştım. Bu satırlar aracılığıyla bana ve davayı izlemeye gelen herkese gösterilen bu insani duruş için Diyarbakır Barosu ve Diyarbakır halkına bir kez daha teşekkür ediyorum.
Öte yandan, sporun ruhuna asla yakışmayan tutumların Amed Spor’un Bodrum’da yaşadıklarıyla anılmasından dolayı da derin üzüntü duyduğumu belirtmek isterim.
Hoş ve mutlu kalın…



