









Bizi bu yeryüzüne çivileyen ne varsa hepsini bir kurşunla söküp attı emekli polis Ali.
Bir kahvenin tadını, sevdiği yemeğin lezzetini, tuttuğu takımın gol sevincini, arkadaşlarıyla sohbetini, eşine okuduğu şiiri, efkarlanıp söylediği türküyü, anacığının dizini, çocuğunun gülüşünü, sevdiklerinin elini ve daha nicelerini … İnsanı hayata bağlayan o küçük şeyleri terk edip gitti emekli polis Ali.
Beden hayatta kalmaya adeta yeminliyken, bütün reflekslerimiz yaşamak üzerine kuruluyken, hayata bu kadar inatçı bir donanımla yürürken bir insan neden ışığını üfler?
Ankara’da, Anayasa Mahkemesi önünde emekliler hak ararken, emekli polis Ali Şekeroğlu yaşamına son verdi. İnsanca sürdüremediği hayatın içinden çıkmayı seçti. “PARA İÇİN DEĞİL, ONURUMUZ İÇİN” yazan, elinde taşıdığı o pankart mı düştü önce yere, yoksa Ali mi?
Haberlerde hızla akıp giden bir başlık, akışta bir tık oldu emekli polis Ali. Sonra başka haberlere bıraktı adını. Fonlar, milyonlar, vurgun iddiaları, mağduriyetler… Şimdi gecelik katlanan muazzam servetler, ayrıcalıklı isimler, birilerinin yüz milyonları milyarlara çevirdiği o karanlık ağlar akıyor ekrandan.
Siyasilerin istifaları, jetler, lüks arabalar… Saniyeler içinde yüz binlerce yatırımcının parası tasfiye masalarında buharlaşıyor. Borsa ekranlarının, rakamların, paranın ve bu devasa güç trafiğinin arasında bir insanın hayatı birkaç saniyelik bir haber görüntüsüne sıkışıyor, hatta unutuluyor…
Her geçen gün artarak önümüze çıkan intihar, varoluşun en karanlık paradokslarından biri. Nasıl da ağır bir vazgeçiş…
O milyarlık fon vurgunu ile Ali’nin ölümü arasındaki o kahredici bağ tam burada düğümleniyor. İkisi aynı madalyonun iki farklı yüzü. Biri diğerinin sebebi diye haykıramamanın ağır yükü…
Bir tarafta sistemin sırtını sıvazladığı, yasa dışı koridorlarda parayı paraya katlayan ayrıcalıklılar ordusu; diğer tarafta ise o paranın faturasını ömrüyle, alın teriyle ödeyen emekli emekçi Ali. Birilerinin haksızca çöktüğü o devasa milyarlar, Ali’nin insanca yaşam hakkından çalınanlar… Emekçi vatandaşın üzerine birer yük olarak binen patlayan fonlar…
Bu sadece ekonomik kriz mi yoksa ahlak çöküşü mü?
Namussuzluğun ödüllendirildiği, köşe dönücülüğün alkışlandığı yerde; namuslu yaşamak ağır bir cezaya dönüşüyor. Ahlak çürüyor. Düzen bozuluyor. Ve bu kokuşmuş düzenin ortasında, yükü taşımak hep Ali gibilere düşüyor.
Biyolojimiz hayata inatla tutunmaya çalışırken, zihnimiz ve ruhumuz adalet duygusunu tümüyle yitirdiğinde pes ediyor,payına çaresizlik düştüğünde o inatçı refleksler bile diz çöküyor. Ali’yi hayattan koparan o açmazlar yalnızca bir insanın trajedisi mi? O hayat ışığı sönerken, ardında uzun bir karanlık bıraktı.
Gücün ayrıcalığa, paranın değere, arsızlığın marifete dönüştüğü; insanın ise bütün bunların gölgesinde giderek küçüldüğü bir çağın karanlığı…
İnsanı insandan daha değersiz kılan bu karanlıkta, hangi ışığı söndürdük hâlâ farkında değiliz. Çünkü Ali’nin elinden düşen o pankart, aslında bu ülkenin adalet ve onur haysiyetiydi.
Sahi, birilerinin hortumladığı milyarlar lüks jetlere yakıt olurken; ömrünü devlete adamış bir Ali’nin hayatından daha değerli ne satın alabilirdi?