blank

Pazarın Yolu

Yayınlama: 03.08.2026
A+
A-
1968 yılında Amasya'nın Merzifon ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamamladı. Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Meslek yaşamı boyunca Türkiye'nin farklı bölgelerinde biyoloji öğretmeni olarak görev yapan Fidan, 32 yıllık eğitimcilik kariyerinde öğrencilerine yalnızca akademik bilgi değil, eleştirel düşünme, bilimsel bakış açısı ve yaşam becerileri kazandırmayı temel ilke edindi. Emekliliğinin ardından yazarlık çalışmalarına yönelen Fidan, toplumsal konular üzerine düşünce üretmeye, sosyal sorumluluk projelerinde yer almaya ve kamusal meselelerde farkındalık oluşturmaya devam etmektedir.

Çocukluğumun pazarlarını hatırlıyorum…

Uzun soluklu kahvaltıların, kalabalık sofraların, mangalların, semaverlerin, hatta pikniklerin günüydü pazar. Gerçekten de mutlulukla bir ilişkisi vardı; tıpkı Cemal Süreya’nın dediği gibi… Bir neşe, bir keyif, bitmeyen sohbetlerin sesiydi pazar.

Biz o neşeyi sanki saklambaç oynarken kaybettik.

Sonra bir gün oyun bitti. Kahkahalar sustu, neşe çekip gitti.

Sadece annemin mutfaktaki telaşlı adımları değişmedi; o adımların ardına gizlenen gözyaşı ve ağır bir sessizlik eklendi. Bu kez hazırlananlar piknik sepetine değil, üzerine isimler yazılmış plastik kaplara konuyordu. O isimleri yazmak da benim görevimdi. Okunaklı olmak zorundaydı.

12 Eylül ve öncesinin gölgesinde büyüyen biz çocuklar için bu, pazar sabahlarının yeni ve acı ritüeliydi.

Çocuk aklı işte… Piknik havası varken bizim neden cezaevine gittiğimizi anlayamaz, içten içe isyan eder, zaman zaman ağlardım. Oysa cezaevi de kendi içinde bambaşka bir dünyaydı; bunu sonradan öğrendim.

İsim yazdırmak için beklenen uzun kuyruklar… Sıra gelene kadar edilen sohbetler…

Hafızamda en net kalan yüzlerden biri Fatoş Güney’di. Yılmaz Güney’i ziyarete geldiğinde koğuş arkadaşlarının aileleriyle uzun uzun sohbet eder, bazen küçük emanetleri bizimkilere teslim ederdi. “Yılmaz Güney kim?” diye sorduğumda, o günün diliyle “film artisti” demişlerdi. Tarık Akan gibi, Kadir İnanır gibi, Ayhan Işık gibi…

Çocuk aklımla kendi kendime, “Eee, o zaman iyi bir yerdi cezaevi… Acayip fiyakalı olmalı,” diye düşünürdüm.

Sonra görüş kabinleri…

Bir tarafı cam, bir tarafı tel örgü… Kimi sesini duyurmaya, kimi konuşulanı anlamaya çalışan insanların oluşturduğu tarifsiz bir kargaşa…

O camlarda boyum yettiğince uzanır; sesimi duyurmaya, onları görmeye çalışırdım. Hepsi birbirine akrabalıktan öte benziyordu. Saçları kazınmış, yüzleri zayıflamıştı. Şakacılar bile şaka yapmayı bırakmıştı.

Dönüşlerde gözler yaşlı olurdu. Ellerde albüme eklenecek yeni cezaevi fotoğrafları… Kimi parmaklıklar ardında, kimi voltada, kimi ranzada…

Piknik sepetiyle başlayan çocukluğumun pazarlarında, cezaevi görüşleriyle büyümüştüm.

Takvimler devrildi, mekânlar biçim değiştirdi. Kimi taş binalar zulmün eski hatıralarını sergileyen müzelere dönüştü. Görüş kabinlerini cilalayıp parlattılar belki; ama o soğuk camların ardında eksilen özgürlüğün bıraktığı derin boşluğa dokunamadılar. O boşluk hep aynı kaldı.

Geçenlerde Silivri’de sekiz ay kalmış biriyle uzun uzun sohbet ettim. Anlatılanlara bakılırsa, dışarıdaki modern dünyanın sunduğu fiziksel konforun neredeyse tamamı parmaklıklar ardında da vardı: zengin kütüphaneler, istenilen televizyon kanalları, saygılı görevliler…

İçeride her şey steril, her şey kusursuz görünüyordu.

Oysa insan ruhunu yavaş yavaş eriten psikolojik yıkım en üst noktadaydı.

Ne raflar dolusu kitap o demir kapıyı unutturabiliyor ne de televizyon gökyüzünün yerini tutuyor. Hiçbir konfor; çocuğunun sesini, annenin elini, dostunun omzunu, sevdiğinin nefesini yerine koyamıyor.

Bugün yine tutuklama haberleri izliyoruz.

Çağın en trajik şakası gibi…

Bu kez hedefte Üsküdar’ın iradesini omuzlarında taşıyan Sinem Dedetaş var. Yapı ruhsatı ve iskân süreçleri gerekçe gösterilerek evinden gözaltına alındı, “suç örgütü” ithamıyla tutuklandı ve görevinden uzaklaştırıldı. Önce Silivri, sonra Bakırköy konuşuldu; avukatlarından bile gizlenen bir çember içinde adresi saklandı. Yol nihayet Çorlu Karatepe Cezaevi’ne çıktı.

Tıpkı o bildik, eski ve karanlık gelenek gibi…

Hukukun ve adaletin terazisini kendi siyasi geleceğine göre ayarlayanlar, sürecin dili ve akışı üzerinden adeta bir psikolojik savaş yürütmeye çalışıyor.

Ama unuttukları bir şey var:

Bazı insanlar neyle suçlanırlarsa suçlansınlar, özgürlüklerini kaybetseler bile iradelerini teslim etmezler.

Sinem Dedetaş’ın o dört duvarın ardından haykırdığı gibi:

“Bir Cumhuriyet kadını olarak dimdik ayaktayım, korkmuyorum!”

Demir kapılar bedenleri ayırabilir; ama onuru, inancı ve halkın verdiği emanete duyulan sadakati asla hapsedemez.

Fildişi kulelerden efelik taslayanların karşısında, topuklu ayakkabılarıyla başını eğmeden duran bir Cumhuriyet kadını olarak tarihe geçiyor.

Aradan onlarca yıl geçti.

Bugün hâlâ bu ülkede bazı pazar sabahları, birilerinin yolu pikniğe değil, haksızca kapatılan demir kapıların önüne düşüyor.

Ve tarih, o kapıları zorbalıkla kapatanları birer kara leke olarak kaydeder; o kapıların ardında bile eğilmeyenleri ise insanlığın ortak hafızasına birer meşale olarak işler.

Gölgesiz, adil ve özgür pazar sabahlarında yeniden buluşmak dileğiyle…

Hoş ve mutlu kalın.

Share and Enjoy !

Shares
blank
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum
  1. Bekir ARIKAN dedi ki:

    Belki de bu nedenlerle; beslenme çantalarımız, piknik sepetlerimiz hapishanelerin demir parmaklıkları gibiydi.
    Bize hep boyun eğmeyi öğretmek içindi !