Salı, Şubat 17, 2026

Çok Okunanlar

Benzer Gönderiler

Sana Uzaktan Baktım Bodrum – 1

Avustralya’dan nihayet döndük. Zalimcan’ın sürpriziyle başlayan bu uzun yolculuk, tam 29 saatlik bir mesafeyi göze almayı gerektirince “üç beş gün kalıp dönelim” denecek bir seyahat olmaktan çıkıyor elbette. Dönüşte, tıp biliminin tüm uyarılarına kulak vermiş olsak da, jetlag denilen biyolojik uyumsuzluğun giderilmesi biraz vakit aldı  ama artık saatler Bodrum’u gösteriyor.

Üç haftalık yolculuk, heybemizi fazlasıyla doldurdu. Gördükçe merak ettik, merak ettikçe öğrendik. Ezber bozan bir coğrafyanın yorgunluğuna teslim olmadık; yürüdük, baktık, düşündük. Sezar’ın meşhur “veni, vidi, vici” sözündeki “vici” yani “yendim” kısmı yoktu belki ama “geldim ve gördüm” kısmı, zihnimizde yepyeni pencereler açmaya yetti. Eksik olmasın Zalimcan ve sevgili oğlum.

Bodrum’a döndüğümüzde ise gündem yine karışık, yine gergindi. Sabah erken kalkan, çatacak birini arıyor. Gözüne kestirdiğine sözüyle, ithamıyla yükleniyor. Belki de tam bu yüzden, akıl yolunda bir arpa boyu ilerleyemiyoruz. Oysa akla ve bilime yüzümüzü dönsek, her farklı fikri gerçekten dinlemeye niyet etsek, bambaşka şeyleri konuşuyor olabilirdik. Benimkisi biraz hayal, kabul ediyorum.

Bir kentin yaşam kalitesini artırmayı hedeflemeyen, sadece gürültü üreten polemiklerden bugüne kadar hayırlı bir sonuç çıktığı görülmedi. O yüzden bu satırlarda kavga ya da çekişme arayanlar aradıklarını bulamayacak. Gelin, uzak bir coğrafyaya bakalım. Belki oradan bakınca, burayı da biraz daha iyi görürüz.

Avustralya kıtası, Avrupalılar gelmeden önce Aborjin halkına ev sahipliği yapıyordu. Güney Asya’dan geldikleri düşünülen bu insanların kaç bin yıldır orada yaşadıkları kesin olarak bilinmiyor. Kıtayı ilk gören Avrupalı Hollandalı denizci Willem Janszoon olsa da, 1770’te Kaptan James Cook “Endeavour” gemisiyle doğu kıyılarına ulaşıp Botany Körfezi’nin haritasını çıkardı. Ardından bu topraklar Britanya adına gasp edildi.

Kısa süre sonra Port Jackson’da, bugünkü Sidney Limanı’nda ilk kalıcı İngiliz yerleşimi kuruldu. İngiltere, Hindistan’ı sömürmeye başladığı için Avustralya’ya ulaşımı da Hindistan üzerinden sağlamayı tercih etmişti. Emperyal akıl, yolu da, düzeni de kendi ihtiyacına göre çiziyordu.

İngiliz işgali başladığında Aborjinlerin karşı koyabilecek ne askeri gücü vardı ne de teknolojisi. Sınır bilmezlerdi, orduları yoktu, korunacak yapıları da. Doğaya yaslanmış, çiçekle böcekle yaşayan insanlardı. Sert taşları yontup mızrak yapıyorlar, onunla avlanıyorlardı. Ne yazılı dilleri vardı ne de bildiğimiz anlamda bir dinleri.

Karşılarında giyimli, silahlı yabancıları gördüklerinde ürktüler elbette. Ama sonra, kıyıya vuran bu insanların açlıktan kırıldığını görünce yiyeceklerini paylaştılar. Misafir sanmışlardı ama yanıldılar.

Gelenler, bilmedikleri mikropları taşıyor, yiyecekleri tüketiyor, avlandıkları toprakları çitlerle çevirip yasaklıyordu. Daha da kötüsü, önlerine konan kağıtlara attıkları birkaç çizikle topraklarının kullanım hakkını devrettiklerini bile anlamadılar.

Avrupa sömürgeciliğiyle birlikte Avustralya’nın hem doğası hem insanı büyük bir yıkım yaşadı. Ormanlar yok edildi, hayvan türleri tükendi. En ağır bedeli ise barınaklarını ve besin kaynaklarını kaybeden Aborjinler ödedi. 1778 ile 1920 arasında yaşanan çatışmalarda en az 20 bin Aborjin, yaklaşık 2.000-2.500 Avrupalı hayatını kaybetti.

Avustralya’ya gelen Avrupalıların önemli bir kısmı İngiliz mahkumlardı. Suç işleyenler cezalarını burada çekiyor, bir yandan Aborjinlerle savaşmaya zorlanıyor, bir yandan da yeni yerleşimlerin inşasında çalıştırılıyordu. İlk yapılan binaların hapishaneler olması tesadüf değildi.

Burada virgül koyalım, haftaya devam ederiz. Amacımız tarih dersi vermek değil. Bugün dünyanın en yaşanabilir kentlerine sahip bir coğrafyanın, hangi bedellerle ve hangi akılla buraya geldiğini anlamaya çalışmak. Belki o zaman, kendimiz için de çıkaracak birkaç ders buluruz.

Beğenmezseniz söyleyin, konuyu değiştiririz.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Haberler