Mazı ve Gökpınar hattında planlanan rüzgâr enerji santrali projesi üzerine yazdığım son köşe yazısı, beklediğim gibi tartışma yarattı. Sesssizlik…
Mazı ve Gökpınar hattında planlanan rüzgâr enerji santrali projesi üzerine yazdığım son köşe yazısı, beklediğim gibi tartışma yarattı. Bu tartışma kıymetlidir. Çünkü Bodrum’da doğa, çevre ve gelecek üzerine konuşabiliyorsak hâlâ umut var demektir.
Bazı çevreci dostlarımızdan gelen eleştirilerin ana ekseni şu:
Askı sürecinde itiraz olmaması bir duyarsızlık değil, bilinçli bir hukuki strateji olabilir. ÇED olumlu kararı çıktığında açılacak davanın daha güçlü olması için bazı durumlarda erken itiraz edilmemesi tercih edilebilir.
Bu yaklaşımın hukuki bir karşılığı vardır. Türkiye’de çevre davalarını yakından takip edenler bilir: ÇED süreçleri çoğu zaman kağıt üzerinde tamamlanır, asıl mücadele “ÇED olumlu” kararından sonra mahkeme salonlarında başlar. Bazen erken yapılan itirazlar, şirketlere rapor düzeltme fırsatı vererek dava sürecinde kullanılacak argümanları zayıflatabilir. Bu nedenle bazı hukukçular ve çevre platformları, stratejik olarak sessiz kalıp doğrudan dava açma yolunu tercih edebilir.
Bu görüşe saygı duymak gerekir.
Ancak benim yazımın temel meselesi hukuki strateji değildi.
Benim meselem, Bodrum’da toplumsal refleksin gücüydü.
Çünkü çevre mücadelesi yalnızca mahkeme salonlarında kazanılmaz.
Kamuoyu olmadan, toplumsal duyarlılık oluşmadan, yerel sahiplenme ortaya çıkmadan açılan davaların etkisi sınırlı kalır. Türkiye’de kazanılmış birçok çevre davasının arkasında güçlü bir kamuoyu baskısı ve toplumsal farkındalık vardır.
Bugün Bodrum’da her koy, her zeytinlik, her doğal alan parça parça projelerin baskısı altında. RES projeleri, maden sahaları, turizm imarları, enerji hatları… Her biri tek başına makul görünen bu projeler, topluca değerlendirildiğinde Muğla coğrafyasını geri dönüşü zor bir dönüşüme sürüklüyor.
Tam da bu nedenle soruyorum:
Sessizlik gerçekten strateji mi, yoksa giderek alıştığımız bir kabulleniş mi?
Eğer bu sessizlik bilinçli bir hukuki planın parçasıysa, kamuoyunun da bu sürece dahil edilmesi gerekir. Çünkü çevre mücadelesi yalnızca uzmanların ve hukukçuların değil, o topraklarda yaşayan herkesin mücadelesidir. Halkın bilmediği, tartışmadığı, sahiplenmediği bir süreçte kazanılan davalar bile kalıcı koruma sağlayamaz.
Öte yandan, eğer bu sessizlik yalnızca “nasıl olsa yapılacak” duygusundan kaynaklanıyorsa, işte o zaman asıl tehlike oradadır. Alışmak, en büyük kayıptır. Doğa kaybına alışmak, Bodrum’un kimliğini yavaş yavaş kaybetmesine alışmak demektir.
Benim yazdığım her satırın amacı tartışma yaratmak, düşünmeye davet etmek ve kamuoyunun dikkatini bu tür eşik anlarına çekmektir. Çünkü Bodrum’un geleceği birkaç imza ve birkaç teknik rapordan ibaret değildir. Bu kentin geleceği, burada yaşayanların göstereceği duyarlılık ve ortak irade ile şekillenecektir.
Enerji üretimi elbette gerekli.
Ama doğayı korumak da en az o kadar gerekli.
Hukuki mücadele yürütülürken toplumsal farkındalık canlı tutulmalı. Dava açılırken kamuoyu da sürecin parçası olmalı. Çünkü doğa yalnızca mahkemelerde değil, toplumun vicdanında da korunur.
Bugün Mazı’nın rüzgârı üzerine yürüyen tartışma, aslında Bodrum’un geleceğine dair daha büyük bir sorunun yansımasıdır.
Biz bu kenti yalnızca izleyenler mi olacağız,
yoksa kaderine sahip çıkanlar mı?
Cevap, vereceğimiz reflekslerde saklı.