









“Bazı yangınlar vardır; ne su söndürür onları ne de zaman. Çünkü bazı yangınlar taşları değil, hafızaları yakar.” 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’ni saran alevler, yalnızca otuz üç aydını, sanatçıyı, yazarı ve iki otel çalışanı emekçiyi hayattan koparmadı.
“Bazı yangınlar vardır; ne su söndürür onları ne de zaman. Çünkü bazı yangınlar taşları değil, hafızaları yakar.”
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’ni saran alevler, yalnızca otuz üç aydını, sanatçıyı, yazarı ve iki otel çalışanı emekçiyi hayattan koparmadı. O gün, Türkiye’nin demokrasi, hukuk devleti ve birlikte yaşama iradesi de ağır bir sınav verdi. Aradan geçen yıllara rağmen Madımak hâlâ konuşuluyorsa, bunun nedeni yalnızca yaşanan büyük acı değil; adalet, yüzleşme ve toplumsal hafıza konusunda hâlâ cevap bekleyen soruların varlığıdır.
Madımak’ı anlamak için onu yalnızca 2 Temmuz 1993’e sıkıştırmak yeterli değildir. Çünkü o yangın, yüzyıllardır biriken kırgınlıkların, dışlanmışlıkların ve ötekileştirilmiş kimliklerin üzerine düşen son kıvılcımlardan biriydi.
Türkiye’nin demokrasi serüveni, yalnızca anayasa değişikliklerinin, seçimlerin ve siyasal iktidarların tarihi değildir. Aynı zamanda devletin farklı kimlikler, farklı inançlar ve farklı kültürlerle kurduğu ilişkinin de tarihidir. Bugün hâlâ tartıştığımız pek çok meselenin kökleri, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına uzanan devlet anlayışında aranmalıdır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde, özellikle Safevî-Osmanlı mücadelesinin gölgesinde Kızılbaş olarak görülen Aleviler, yalnızca siyasi rakibin uzantısı olarak değil; çoğu zaman inançlarından dolayı da baskı gördü, sürgün edildi ve dışlandı. Böylece Anadolu’nun en köklü inanç geleneklerinden biri, yüzyıllar boyunca devletle arasına mesafe koyarak yaşamayı öğrendi.
Cumhuriyet ise eşit yurttaşlık, laiklik ve hukuk devleti iddiasıyla kuruldu. Bu iddia, kuşkusuz modern Türkiye’nin en önemli kazanımlarından biriydi. Ancak uygulamada, farklı kimliklerin ve inançların devletle kurduğu ilişki her zaman bu idealler doğrultusunda gelişmedi. Güvenlikçi refleksler, merkeziyetçi anlayış ve tek tip vatandaş modeli, zaman zaman hukukun ve demokrasinin önüne geçti.
1937-38 Dersim Harekâtı, bu tarihsel kırılmanın en ağır örneklerinden biri oldu. Binlerce insanın hayatını kaybettiği, ailelerin dağıldığı ve kuşaklar boyunca süren derin travmaların oluştuğu bu süreç, yalnızca Alevilerin değil, Türkiye’nin demokrasi tarihinin de en acı sayfalarından biri olarak hafızalara kazındı.
Ne var ki Dersim’le yüzleşilemeden geçen yıllar, yeni acıları da beraberinde getirdi. Maraş, Çorum ve ardından 2 Temmuz 1993…
Madımak Oteli’nde yakılan yalnızca insanlar değildi. Yakılmak istenen; düşünceydi, sanattı, bilimdi, farklılıktı ve Anadolu’nun yüzyıllardır taşıdığı çok sesli kültürdü. O gün alevler yalnızca bir binayı sarmadı; bu ülkenin ortak vicdanını, insan hakları idealini ve demokrasi umudunu da derinden yaraladı.
Sivas’ta yaşamını yitirenler bir çatışmanın tarafı değildi. Onlar türkü söylemeye, şiir okumaya, düşüncelerini paylaşmaya ve Pir Sultan Abdal’ı anmaya gitmiş aydınlardı. Bu nedenle Madımak, yalnızca Alevi toplumunun değil; ifade özgürlüğünün, laik hukuk devletinin ve insan onurunun da sembolü hâline geldi.
Ancak mesele yalnızca Aleviler değildir.
Bu ülkenin Kürtleri de uzun yıllar kimliklerini özgürce ifade edebilmek için mücadele ediyor ve hâlâ bu sorun tam anlamıyla adım atılmış değildir. Gayrimüslimler farklı dönemlerde ayrımcılık, mülkiyet kayıpları ve toplumsal dışlanmayla karşı karşıya kaldı. Farklı düşünenler, farklı inananlar ve farklı yaşayanlar çoğu zaman “makbul vatandaş” tanımının dışında bırakıldı.
Oysa modern devletin görevi, vatandaşlarını birbirine benzetmek değildir. Devlet; dili, mezhebi, etnik kökeni, inancı ya da yaşam biçimi ne olursa olsun herkesin hak ve özgürlüklerini eşit biçimde koruyabildiği ölçüde güçlüdür. Demokrasi de yalnızca sandıktan çıkan sonuç değil; farklı olanın kendini güvende hissedebildiği hukuk düzenidir.
Anadolu’nun yüzyıllardır taşıdığı bilgelik ise bunun tam tersini öğütlemiştir.
Pir Sultan Abdal’ın,
“Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.”
sözü yalnızca kişisel bir direniş değil; hakikat karşısında eğilmeyen vicdanın ifadesidir.
Şeyh Bedreddin’in,
“Yârin yanağından gayrı, her şeyde hep beraber.”
çağrısı ise eşitliği, ortak yaşamı ve adaleti esas alan bir toplum hayalidir.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı, geçmişte yaşanan acıları yarıştırmak değildir. Dersim’i konuşurken Sivas’ı unutmamak; Sivas’ı anarken Maraş’ı, Çorum’u, Kürtlerin yaşadığı acıları ve gayrimüslimlerin hafızasında derin iz bırakan kırılmaları da aynı insan hakları perspektifiyle değerlendirebilmektir. Çünkü acılar kimliklere göre değişmez; adalet de kimliklere göre dağıtılamaz.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında artık gerçek yüzleşme zamanı gelmiştir. Madımak’ın ateşi bize tek bir gerçeği hatırlatıyor: İnsan haklarının eksik olduğu yerde demokrasi eksik kalır, adaletin olmadığı yerde ise hiçbir toplum gerçek anlamda huzura kavuşamaz. Madımak ancak hakikatle yüzleşildiğinde sönecektir.