Salı günü öğlenden sonra Zalimcan geldi eve, habersiz. Ailece şaşırdık tabi, bayram değil seyran değil. Üstelik rengarenk giyinmiş, traş olmuş. Acayip fiyakalı yani. “Hayırdır?” dedim. Gülümsedi, bir yudumluk suyu bardağa koyup kendisine vermemi istedi. Şaşkın bakışlarla verdik çaresiz. Sonra cebine elini soktu ve bir avuç toprak çıkarıp bardağın içine koydu. Biz “bardak çamur oldu” diye izlerken, “şimdi dedi bütün umutlarınızı, hayallerinizi bu bardaktaki suyla toprağa ekin, bir dahaki Hıdrellez’de neler olduğunu yine birlikte izleriz”. Şaşkınlıktan mı, sevinçten mi, duygu yoğunluğundan mı bilmiyorum ama hep beraber sözleşmiş gibi kucaklaştık.
Zamanın henüz çizgilerle bölünmediği, insanın gökyüzünü bir takvim değil bir sır gibi okuduğu çağlarda başlar bu hikaye. İki kadim yolcunun; biri suyun serinliğinde, diğeri toprağın derinliğinde yürüyen iki varlığın buluşma vaktidir o gece. Hızır ve İlyas’ın sessiz buluşması damga vurur alacakaranlığın ortasındaki ayın şavkına.
Rivayet der ki; biri darda kalanların yetişeni, diğeri denizlerin ve suların koruyucusu. Biri karada, biri suda dolaşır ve yılda yalnız bir gece, baharın eşiğinde buluşurlar. İşte o buluşmanın titreşimi düşer yeryüzüne. Tohum çatlar, su coşar, insanın içine tarifsiz bir umut dolar. Biz buna “Hıdrellez” deriz. Bu isim, insanın doğayla yaptığı en eski anlaşmalardan biridir aslında.
Ateşin üzerinden atlarken, yalnızca bir oyunun içinde değilizdir. O, binlerce yıl öncesinden kalan bir arınma ritüelini tekrarlar; korkuları geride bırakır, bilinmeze doğru bir ışık yakar. Gül ağacının dalına asılan o küçük kağıt parçasıysa, sadece bir dilek değildir. O, toprağa emanet edilen bir niyettir; kök salması umulan bir gelecek. Belki de insanın en büyük yanılgısı, bu ritüelleri “geçmişe ait hikaye” sanmasıdır.
Biz modern zaman insanları, her şeyi hızla tüketirken mevsimleri de takvim uygulamalarına sıkıştırdık. Oysa Hıdrellez baharın geldiğini haber verirken; toprağın uyanışını, yeşilin sabrını ve nefes alan insanın umutlarını aynı potada eritir. Çünkü insan, doğayla konuşmayı en çok unuttuğu çağda, en çok ona ihtiyaç duyar.
Bugün dilek tutmak, çoğu kişi için çocukça bir alışkanlık gibi görülebilir. Ama biraz durup düşünün; “dilek” dediğimiz şey, aslında geleceğe dair kurduğumuz en saf beklentiyi resmeder. Henüz kirletilmemiş, hesaplanmamış, çoğu zaman da gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmeyen bir talep. Hıdrellez gecesi toprağa yazılan o bekleyişler, belki de insanın kendiyle yaptığı en dürüst alış veriştir.
Hızır’ın ölümsüzlüğü, aslında insanın umudunun sonsuzluğudur. İlyas’ın suyu, hayatın toprağa akışıdır. Ve onların buluşması, insanın kendi içindeki dengeyi bulma arzusudur.
Bugün, betonun grisiyle asfaltın karası arasında sıkışmış hayatlarımızda bile, şöyle arkamıza yaslanıp içimizi dinlersek, o kadim çağrıyı duymak mümkündür. Rüzgarın hafif serince esmesine eşlik eden güneşin toprağa değip denize düşmesiyle çıkan şakırtıyı bile duyabiliriz belki. Hatta biraz da gülümsersek kendi kendimize, o “yeniden başlıyoruz” şarkısı da yapışır dudaklarımıza.
Kökeni ne olursa olsun bu coğrafyada soluklanan herkesin bir arada söylediği senfoniyi bestelesek, adına “Hıdrellez” deriz. Çünkü Hıdrellez, ayrıştırmaz, birleştirir. Aynı gökyüzüne ve denizine bakan, aynı toprağa basan insanların ortak sevincidir.
Bu ülkede boy veren “üç fidan” da bugün köklerinden koparılıp atıldı, kurumuş bir çiçek gibi. Yağlı urganın ucunda sallanan yürekler sustu sonsuza kadar. Ama hiç merak etmeyin, yine aynı toprak besleyecek onların tohumlarını. Büyüyecek ve “özgürlük” tadında nice “Deniz, Yusuf ve Hüseyin”ler açacak ülkemin güneşlerinde.
Bakmayın siz bu ara Bodrum semalarındaki elektrik yüklü bulutlara. Geçer gider onlar. Bizim olan her şey, herkes, her koku ve her renk; billur bir suda yıkanmış gibi sarkacaktır yazın sıcak günlerine.
Hıdrellezin tadını çıkarın. Çünkü insan, ne kadar şehirli olursa olsun, özünde toprağın çocuğudur.