N.Ç. davası ile sarsılan bir toplum, Gülistan Doku ile dengeyi bulmaya çalışıyor.
N.Ç. davası ile sarsılan bir toplum, Gülistan Doku ile dengeyi bulmaya çalışıyor.
N.Ç. davası hâlâ hafızalarda. Çocuk yaşta sistematik istismarın, “rıza” gibi çarpıtılmış kavramlarla nasıl meşrulaştırılmaya çalışıldığını hep birlikte gördük.
O gün anladık ki mesele tek bir dosya değil; kokuşmuş bir zihniyet.
Bugün aynı zihniyetin gölgesinde bir başka boşluk duruyor:
Gülistan Doku. Belki de ilk kez bu kadar yükseldik adaletin tecelli edeceğine. Başta dönemin valisi olmak üzere pek çok yetkili ya tutuklu gözaltında. Bugün de dönemin emniyet müdürü ifadeye çağrıldı. Alışık olmadığımız ama hepimize umut veren gelişmeler… ama hâlâ Gülistan yok. Yıllardır yok.
Bu yokluk, sadece bir kayıp dosyası değil; bu ülkenin adaletle kurduğu sorunlu ilişkinin aynası. Gülistan Doku meselesi tam bir kabus: Hastane raporlarında yapılan değişiklik iddiaları, POLNET kayıtlarına ilişkin şüpheler, veri ve süreçlerin silinmiş ya da eksik bırakılmış olabileceği yönündeki ifadeler… Aramalar sırasında boşaltılan barajdan çıkan kadın bedenleri ise vahametin geldiği noktayı bir kez daha önümüze seriyor.. Peki, daha ne kadar kaybolmayı bekliyoruz?
Her yıl yüzlerce kadın, en yakınındaki erkek tarafından vahşice katlediliyor. Hayatları, hayalleri, çığlıkları bir anda söndürülüyor: evde, iş yerinde, yolda, sokakta, mezarlıkta, arabada…, “Hayır” diyen kadınların hedef tahtasına dönüştüğü bir cehennemde yaşıyoruz.
Sebep çoğu zaman “sahip olma hakkı”. Yani bir kadının kendi bedeni, kendi hayatı, kendi iradesi üzerinde söz sahibi olma cesareti. Bu, tekil bir sapkınlık değil. Bu, yapısal bir şiddet sistemidir: sahip olma kültürü, kontrol manyaklığı, cezasızlık zırhı, “iyi hal” indirimleri, mağduru suçlayan zihniyet…
Lütfen Gülistan’ın fotoğrafına iyi bakın. O çığlığı ben duyuyorum ya siz? Çaresizliğin, korkunun ve yalnızlığın çığlığı… İşte bu çığlık güç ve yetki ile susturuldu. Yetki, hesap vermek için değil; zanlıları korumak için kullanıldığında, güç, gerçeği aydınlatmak yerine kararttığında, adalet sadece bir beklentiye dönüştü bu toplumda.
Kadınlar ve çocuklar yaratılan bu karanlıkta kayboldu. N.Ç. dosyasında gördüğümüz şey ile Gülistan’ın yokluğunun çevresinde oluşan sis aynı yerden beslendi. Yetkililer…
Bu yüzden mesele “tekil olaylar” değil. Öldürülen, istismar edilen kadınlara ve çocuklara bakın: Adını bilmediğimiz, dosyalara “şüpheli ölüm” diye geçen kadınlar… İstismara uğrayan çocuklar… Bedenlerinde taşıdıkları izlerle susturulanlar…
Bu hikâyelerin dili farklı olabilir, ama kökü aynı: Cinsel tahakküm. Mülkiyet duygusu. “Hayır”a tahammülü olmayan eril düzen ve bu eril düzen çoğu zaman yalnız yürümüyor.
Yanında susan kurumlar, geciken süreçler, eksik kalan soruşturmalar taşıyor. Ve en acısı: “ahlak” diye kürsüye çıkanların, asıl ahlakı hiçe sayması.
Kadın bedeninde test ettiğiniz ahlâksızlıkları “ahlâk” diye adlandırıp üzerini örten zihniyet, güçle birleşince suç cezasızlığa dönüşüyor. Hangi ahlâk?
Çocuğun rızasını tartışan mı?
Kadının hayatını “namus” diye ölçen mi?
Gücü eline geçirdiğinde gerçeği eğip büken mi?
Mine Söğüt’ün o sert cümlesi boşuna değil:
“Ahlak belanızı versin.”
Sizin ahlak kisveniz ,şiddeti besleyen zehirli bir propagandanın ötesine geçmiyor.
Çünkü burada ahlâk yok.
Burada tahakküm var.
Burada cezasızlık hissi var.
Burada gücün yanlış kullanımı var.
Gülistan hâlâ yok.
Ama yokluğu konuşuyor.
Her geciken cevapta, her eksik bırakılan dosyada, her “bilmiyoruz” cümlesinde… Ve biz artık şaşırmıyoruz.
Çünkü biliyoruz bu mesele : uçkur meselesi. Bu mesele, kadının ve çocuğun bedenini denetlemek isteyen bir zihniyetin, güç ve yetkiyle birleştiğinde nasıl cezasızlığa dönüştüğünün meselesi.
Eğer gerçekten bir şey değişecekse, önce bu üçlü kırılacak:
Uçkur.
Güç.
Suskunluk.
Aksi halde…
Daha çok Gülistan kaybolacak.
Daha çok çocuk susacak.
Daha çok kadın öldürülecek.
Ve biz, her seferinde aynı cümleyi kuracağız:
“Bu ilk değildi.”
Yine çarpıcı, akıcı uslupla mağdurlara bir destek de Filiz Fidan’dan. Alkışlıyorum