Tahmin edeceğiniz gibi Zalimcan Ankara’da. Cumhuriyet Halk Partisinin 39. Olağan Kurultayı’nı izliyor. Kulislerde dolaşıyor, notlar alıyor ve paylaşıyor. Umuyor ve diliyoruz ki, Türkiye’nin ulu çınarı olan bir siyasi parti; eylemleriyle, söylemleriyle, ürettiği politikalarla, ülke siyasetinin demokratikleşmesi adına aydınlıklara kavuşabileceğimiz bir geleceği çizebilecek “liyakatli” kadrolara kavuşsun.
Siyasetin bugünkü çürümüş yapısını düşündüğümüzde, fazla yorum yapmanın yeni tartışmalar doğuracağını biliyoruz. O nedenle dileğimizi kısa tutalım: Bodrum’da, Muğla’da ve Türkiye’de siyaset yalnızca kamu yararına yapılsın.
Bugünkü toplumsal yapıda gördüğümüz sorunların, kamu yönetimi ve vatandaş sorumluluklarında aranması gerektiğini düşünmeliyiz. Bu sorumlulukların başında ise; toplum ahlakının aynası olduğu tartışmasız olan “imar ve kentleşme süreci” gelmektedir.
Türkiye’de “imar kurumuna” (imarla ilgili tüm yönetim kademeleri ve mevzuat) ilişkin yapılanma, 1985 öncesi dönem, 1985-2005 dönemi, 2005-2019 dönemi ve 2019-günümüz dönemi olmak üzere dört ana dönem olarak ele alındığında; kentleşmeye yönelik yüzlerce kez değiştirilen bir mevzuat ve yönetim yapılanmasının olduğu görülür. Burada iki soru sorulmalıdır. Kentleşmenin çerçevesini çizen mevzuat ve yönetim yapısı yeterli ise, kentlerimiz niye sorunlarla boğuşuyor? Ya da; kentleşmemizde bir sorun yoksa, mevzuat ve yönetim yapısı niye bu kadar çok değişiyor?
Savaştan çıkmış yeni Türkiye Cumhuriyetinde, 1921 Anayasası ile “Yerel Yönetimlere ağırlık veren” çok önemli bir yönetim anlayışı değişikliğine gidilmesine rağmen, 1924 Anayasası bu modeli bırakmış, doğru başlayan uygulamayı kesmiştir. Dolayısıyla “Bürokratik Cumhuriyet’ten” “Demokratik Cumhuriyet’e” geçilememiştir. Bugün gelişmiş ülkeler, “Postbürokratik” sürecin de ötesine geçmişken (post-fordist süreç), Türkiye Osmanlı’nın devlet anlayışından gelen tarihi birikimin alışkanlıklarıyla ne yazık ki memnun olmadığımız bu sürece mahkum olmuştur. Planlı kalkınmayı önceleyen kurum ve mevzuat yapısı dağıtılmış, tüm yönetim anlayışı belirli bir kitlenin egemenliğine bırakılmıştır. Bu şartlarda yerelde ve genelde demokratik bir yönetim anlayışının yeşermesi, elbette beklenmemelidir.
Cumhuriyetin ilk döneminde siyasi irade, temel ideolojisi “toplumu çağdaş toplumlar düzeyine yükseltmek” yolundaki çalışmalarda kentlere önemli görevler yüklemiştir. Atatürk’ün ifadesiyle kentler, “sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün örnekleri” olmalıydı. Tarım ve sanayi politikalarının ülke yüzeyinde dengeli kalkınmayı mümkün kılacak şekilde kurgulanmasından başka kentlerde oluşturulmaya çalışılan “kent burjuvazisi” (şehir kulüplerini bu yüzden incelemiştik), hem üretim alanında, hem de sosyo-kültürel alanda medeni bir gelişmenin yolunu çizmeyi hedeflemişti. Ancak geldiğimiz durum malum.
1980 sonrasında, genel olarak “iş başında bulunan yönetimlerin çabalarının yeterli olacağına” inanılmıştır. Ancak daha “modern planlamayı” tam beceremeden, “çağdaş mülkiyet” anlayışını sindiremeden “Postmodern planlamaya” pervasızca geçiş, toplumun bünyesine uymamıştır.
Aslında bunda kentte yaşayanların tarihsel alışkanlıklarını (sınır tanımama gibi) daha tümüyle terk edememiş, çağdaş mülkiyet kavramını (yetki ve görev birlikteliği) benimseyememiş ve siyasi iradenin çağdaş planlama araçlarını (parsel, anti-spekülatif kentsel toprak politikası gibi) oturtamamış olmasının payı büyüktür.
Bugün itibariyle “-mış gibi yapmak ama aslında başka bir şey yapmak” kurnazlığından vazgeçilmedikçe, sağlıklı bir kentleşmeden söz etmek mümkün olmayacaktır. 1980 sonrası “kamu yönetimi anlayışı”nın temelini oluşturan yozlaşma, rüşvet, irtikap, zimmet, ihtilas (zimmetin niteliklisi-hilelisi), akraba eş-dost kayırmacılık, siyasi kayırmacılık, hizmet kayırmacılığı (kaynakların belli bölgelere aktarılması), aracılık, lobicilik, oy ticareti, rant kollama, kamusal sırları sızdırma ve vurgunculuk, siyasal dalavere gibi yozlaşma biçimleri, ne yazık ki siyasi egemenler tarafından da görmezden gelmeye, hatta desteklenmeye devam etmektedir.
Son zamanlarda Bodrum’da yaşadığımız ve belki de yaşamaya devam edeceğimiz sevimsiz olayları bir de bu pencereden bakarak değerlendirmek yararlı olabilir. Sonuçta böylesi bir ortamda kamu yönetimine olan güven azalmış, kamusal iş ve hizmetlerde kargaşa hakim olmuş, kuralsızlık yaygınlaşmış, vatandaşın kamu yönetimi önündeki eşitlik ve hakkaniyet duyguları kökünden sarsılmış, siyasetin saygınlığı yitirilmiş, kamu hizmetlerinin pahalılaşmasına, kaynakların israf edilmesine, buna karşılık hizmetin kalitesinin düşmesine neden olunmuş, yatırımların rasyonelliği azalmış, bunlar yetmiyormuş gibi birbirine kızgın toplumsal kesimler (vatandaş-devlet görevlisi) oluşmaya başlamıştır ki, işte bir toplumun çöküşünün en önemli aşamasının son basamağı budur. Basamağın ardının uçurum olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
İşte Cumhuriyet Halk Partisinin 39. Olağan Kurultayında, bu toplumsal sorunların çözüm kodlarını görebilmek, hepimizin beklentisidir.







