Sanki bir taş plaktan geliyor boğuk bir ses. Kıvırcık saçlı kadın Yunanca söylüyor şarkısını. Birkaç sokak öteden geliyor kadının sesi. Mübadele zamanında kaybetmiş annesini. Dayanamamış hasretliği tahayyül etmeye bile. Unutamıyor hala o itilmişliği ve annesini Adonia. Çocukluğunun akşamları aklına geldikçe gözlerinden süzülen yaşlarla tıngırdatıyor udunu isyan ederek.
İçinde erik ve buz, rakı kadehleri kalkarmış havaya sakız gibi bembeyaz örtülerin üzerinden sofralarda. Çınar ağaçları ve bir de gemici fenerleri asılı dallarda. Fakirlikmiş, fukaralıkmış, keyifli Ege akşamlarında kimsenin umurunda değilmiş.
Masa hizasının altındaki boylarıyla parmak uçlarına uzanıp çalarlarmış sofralardan dutları. Sonra, kaçıp saklanırlarmış yakalanmasınlar diye. Köşe bucak saklanıp, çenelerinden sularını akıta akıta yerlermiş çaldıkları meyveleri. Ana baba korkusu varmış aslında ama eğlencesine değiyormuş durum çakılınca yenen birkaç tokadın.
Khiristos’un “batırdınız ulan kapının önünü hergeleler” diye bağırtısıyla anlarlarmış akşamüstü olduğunu. Cumbadaki sedire, pencereden etrafı seyretmeye hep aynı saatte gelirmiş Khiristos. Kendisini kızdırmak için kapı önüne toplanan çocukların bıraktıkları ay çekirdeği çöpleri her akşamüstü attırırmış tepesini.
Siya siya kürekleri çekerek girermiş mendirekten içeri İbrahim Kaptan. Dalgaların hışmından kurtulup, salarmış kürekleri. Parmaklarının ucunda sallandırırmış tuttuğu balıkları kıyıda kendisini bekleyen çocukları heyecanlandırmak için. Akşamın batmaya yüz tutan güneşinde parlayan pullardan seçilmezmiş balıklar uzaktan. Kovada çırpınırken bağrışırmış çocuklar istavrit diye.
Khiristos ağlamış. Mahallenin kızgın, inatçı yaşlısı ay çekirdeği dağıtmış çocuklara. Yesinler diye değil, eksinler diye ama. Aksi bir şaşkınlıkla bakmış çocuklar ellerindeki ay çekirdeği külahlarına. Anlamamışlar olup biteni. Ne Mehmet, ne de Dimitri. Dönüp dönüp Adonia’ya bakıyormuş sulanmış gözlerle Khiristos: “Adonia, anlamıyorum neden gidiyoruz toprağımızdan? Neden kopuyoruz köklerimizden? Ben kime ne yaptım ki? Şuracıkta oturup bakıyordum etrafa. Bazen biraz fazla çıkıyordu sesim kabul. Belki fazla kızıyordum hergelelere ama temizlemesi bana düşüyordu sonra her yeri. Ah Lena ah! Sen ölmesen gelir miydi bunlar başıma?”
Bir ara udundan kaldırdı kafasını. Uzaklara baktı. Cigarasından bir nefes çekti. “Bak bir de bu şarkıyı çok söylerdik” dedi. Karşı kıyıya gönderircesine başladı yine udunu çalmaya. Kim bilir karşıdan neler gönderiyorlardır diye mırıldanarak tebessüm etti.
