Akbelen’den bir haber daha düştü önümüze.
Bir sevk haberi…
Ama aslında bu, sıradan bir cezaevi nakli değil.
Esra Işık,
Muğla’dan alınıp İzmir’e gönderildi.
Resmi gerekçe: “güvenlik”.
Peki kimin güvenliği?
Toprağını savunan bir genç kadından mı korkuluyor?
Yoksa o genç kadının temsil ettiği iradeden mi?
Bugün “güvenlik” denilerek yapılan bu sevk, aslında başka bir gerçeği örtmeye çalışıyor.
Akbelen’de verilen mücadele artık yalnızca bir çevre mücadelesi değil;
bir irade meselesi haline gelmiştir.
Ve o irade, yerinden edilmek istenmektedir.
Esra’nın mektubunda kullandığı bir ifade var:
“Buraya sürgün edildim.”
Bu cümleyi sadece bir duygusal tepki olarak okumak büyük bir hata olur.
Çünkü bu cümle, yaşanan sürecin özünü anlatıyor.
Bir insanı doğduğu, mücadele ettiği, sesinin yankı bulduğu yerden koparırsanız,
sadece bir bedeni değil, bir direnişi de dağıtmak istersiniz.
Ama unutulan bir şey var:
Direnişler coğrafyayla sınırlı değildir.
Akbelen’de başlayan mücadele,
bugün İzmir’de de,
yarın başka bir kentte de devam eder.
Çünkü bu mücadele, bir ağacın gölgesinden çıkıp
bir ülkenin vicdanına dönüşmüştür.
Haber bize “güvenlik gerekçesi” diyor.
Ama bu gerekçenin ne olduğu, kime karşı olduğu, hangi somut tehdide dayandığı söylenmiyor.
İşte tam da burada sormak gerekiyor:
Şeffaf olmayan bir gerekçe, gerçekten güvenlik midir?
Yoksa sorgulanmayan bir kararın üstünü örtmenin adı mı?
Akbelen’de kesilmek istenen yalnızca ağaçlar değil.
Orada kesilmek istenen;
insanın doğayla kurduğu bağ,
geçmişi ve geleceği arasında kurduğu köprüdür.
Bugün bir genç kadın cezaevinden başka bir cezaevine gönderilmiş olabilir.
Ama onun yazdığı mektup, o duvarların çoktan dışına çıkmıştır.
Ve o mektup bize şunu söylüyor:
“Her şey unutulur ama mücadelemiz kalıcı.”
İşte asıl mesele de budur.
İnsanları yerinden edebilirsiniz…
Ama bir fikri, bir inancı, bir direnişi yerinden edemezsiniz.
Akbelen bunu bize bir kez daha gösteriyor.
Ve tarih, bu günleri yazarken,
sadece kararları değil,
o kararlara karşı direnenleri de kayda geçirecek.