Hafta sonu önümüze peş peşe düşen haberler yine umudumuzu, neşemizi çaldı. Söz konusu çocuk olunca acı yüreğimize farklı çörekleniyor.
Milyonlarca sayfa belge, video, görüntü…
ABD Adalet Bakanlığı’nın araladığı kapıdan sızan karanlık, yalnızca Amerika’yı değil, dünyanın her köşesini sardı.
Epstein öldü, evet. Ama onu mümkün kılan düzen hâlâ nefes alıyor bence .Çünkü o düzeni sadece Epstein’i yaratmadı. O yakalananlardandı. Ya yakalanmayanlar?Bizde de var .
Mağdurların çoğu çocuktu.14–17 yaş arası kızlar. Yaş küçükse, güç dengesi yoksa, korku ve bağımlılık varsa rıza diye bir şey yoktur. Epstein’ın ağı çocukları yavaş yavaş hazırlayarak para vaadiyle ve statü cazibesiyle örülmüştü. Türkiye’de olsa “15 yaş üstü, rızası var” tartışmaları açılırdı. Oysa çocuk istismarı rızaya bağlanamaz. Güç eşitsizliği varsa rıza sahtedir, geçersizdir, söz konusu bile olamaz.
Hikâyenin Amerika’da geçiyor olması da beni rahatlatmıyor. Çünkü Epstein bir sapkınlık kazası değil; artık dünyanın her yerinde geçerli olan bir sistemin ürünü. Bu bireysel bir ahlaksızlık da değil, sistematik bir çürüme. Olayı bir lobiye ,bir topluluğa, bir inanca ya da tek bir isme bağlamak da saçma.
Burada evet failler “elit”,mekânlar “özel jet”,adresler “özel ada”.
Ama mesele ne coğrafyada ne de elitlerde ..
Bu, gücün denetimsiz kaldığı her yerde tekrarlanan ve hep karşımıza çıkacak olan bir düzen.
Hatırlayın !!!
Vakıflarda, kurslarda çocuklarımızın başına gelenleri “bir kereden bir şey olmaz” diyerek geçiştiren zihniyet de aynı düzenin bir parçası değil mi?
2002 yılında Mardin’de, 13 yaşındaki N.Ç.’ye tecavüz eden 31 sanık… O günlerde istismarcı sayısının çok daha fazla olduğu konuşulmuştu. Yargılanan ise 26–28 kişiyle sınırlı kaldı. İçlerinde “güven veren” kamu görevlileri vardı. Hepimizin kanını donduran bu olay, Epstein vakasından gerçekten farklı mıydı?
Epstein dosyasını Türkiye’den izlerken kaçırdığımız şey tam da bu:
O dosya bize yabancı değil.
Sadece dili farklı. Yavaş yavaş ülkemizde olan isimler de korkunç bir gerçeklikle düşüyor önümüze.
Güç, para ve dokunulmazlık birleştiğinde çocukların bedenine uzanan eller yıllarca görünmez kalıyor . İstismar her zaman karanlık sokak köşelerinde değil; aydınlık salonlarda, “saygın” davetlerde de yaşanıyor. Fail yabancı değil; çoğu zaman güçlü, tanıdık, itibarlı. Ve tam da bu yüzden korunuyor.
Sistem, kendini ifşa edecek dosyaları sevmiyor. Güç sahipleri yargıdan önce davranıyor. Para, sessizlik satın alıyor.
Birilerinin susması gerekiyordu; sustular.
Birilerinin görmemesi gerekiyordu; görmediler.
Asıl soru hâlâ ortada duruyor: Bu düzen nasıl bu kadar uzun süre çalışabildi?
Oysa bir yerlerde hep konuşuldu. Ricky Gervais’in 2020’deki ödül töreninde söylediği gibi:
“Hepiniz Epstein’ın adasını biliyordunuz, ama alkışlıyorsunuz.”
O alkış hâlâ sürüyor.
Epstein yok artık ama şartlar yerli yerinde: Güç hesap vermiyor, para sessizlik satın alıyor, mağdur ise “kanıtla” diyerek yalnız bırakılıyor.
Robert Merton’un anomi teorisi yaşadığımız çağın kaosunu en iyi anlatan çerçevelerden biri. Toplum herkese başarı, servet ve statü hedefi dayatıyor; ama meşru araçları eşit dağıtmıyor. Gerilim büyüyor. Sapkın uyum başlıyor: Hedefe ulaşmak için yol değil, her yol mubah hale geliyor.
Epstein’ın ağı işte bu yapısal gerilimin en iğrenç ürünüydü. Elitler meşru araçlara bile ihtiyaç duymadan, onları aşarak hedefe ulaştı. Suç, yolsuzluk ve istismar örgütlü hale geldi.
Buzdağının ucu Türkiye’ye de uzandı. Yeni belgelerde pek çoğumuzun tanıdığı isimler geçiyor. E-postalar, tanıtım notları, bağlantılar… CHP soruşturma çağrısı yaptı. Gelecek Partisi “provokasyon” dedi. Savcılık henüz adım atmadı ama baskı büyüyor.
Bu bir coğrafya meselesi değil.
Denetimsiz gücün her yerde aynı çürümeyi üretmesi .
Cinnet çağında yaşadığımıza inanıyorum. Güzel şeyler yazamayacağız diye korkuyorum. Ama sessiz kalmak, çürümeye ortak olmaktır.
Epstein’i konuşmak magazin merakı değildir.
Cinsel istismar bireysel bir suç değil, sistematik bir çürümedir.
Ve bu çürüme, ancak sessizliği bozduğumuzda durur.
Konuşalım.
Sorgulayalım.
Unutmayalım.
Çünkü çocuklar hâlâ korunmayı bekliyor, düzen hâlâ ayakta. Ve biz hâlâ buradayız -susmayacak kadar öfkeli ,umut edecek kadar inatçı.
Ve sizlere, Yılmaz Odabaşı’nın bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz dizeleriyle veda etmek istiyorum.
Umuttan umudu kesmemek istiyorum,
Çünkü hâlâ hayatın düşlere borcu var.
Hoş ve mutlu kalın..Ama lütfen ,bu kez gerçekten uyanık kalın.






