
Şehirlerde insanlar gibidir; hafızaları vardır, sesleri / kokuları vardır, hatta karakterleri.
Bazıları boşken bile ilk bakışta sizi içine çeker, bazılarıysa kalabalığına rağmen yabancı hissettirir. Çünkü bir yeri şehir yapan yalnızca yolları, binaları ya da vitrinleri değildir. Onu asıl yaşatan; ruhu, belleği ve insanıyla kurduğu görünmez bağdır.
İşte bugün tam da bu soruyu sormamız gerekiyor; Bir şehir ne ister?
Uzunca yıllardır dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de şehirler giderek birbirine benzemeye başladı. Aynı mağazalar, aynı mimari anlayış, aynı tüketim alışkanlıkları, aynı ruhsuzluk. Dubai’ye gittiğimde Zalimcan’a söylediğim şey şuydu; “bizim kağıtlar üzerine (şimdi bilgisayarlarda) çizdiğimiz gibi muhteşem bir şehir yapmışlar ama tek bir şeyi unutmuşlar; içine ruh üflemeyi”.
Şehirlerin kendine özgü hikayeleri silindikçe, yerlerine kimliksiz ve ruhsuz yaşam alanları yerleşiyor. Oysa bir şehrin en büyük gücü; geçmişinden taşıdığı kültürel miras, sosyal dokusu ve insanlarının aidiyet hissidir. Bir kere daha düşünün; Büyük İskender’in, Mausolos’un, Heradot’un üzerinde gezdiği bir coğrafyada yaşıyorsunuz.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca estetik bir mesele değildir. Bu dönüşüm, aynı zamanda toplumsal hafızanın aşınması anlamına da gelmekte. Tarihi dokunun kaybı, yerel üretimin yok oluşu ve kamusal yaşamın zayıflaması; şehirleri sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da çoraklaştırıyor. Ancak her kayıp, içinde bir yeniden doğuş ihtimalini de taşır. Anka Kuşu’nu hatırlayın.
Elbette şehirleri yeniden ayağa kaldırmak mümkündür. Ama bunun yolu; betonun ve asfaltın değil, kültürün peşinden gitmekten geçer.
Yerel zanaatların korunması, tarihi dokunun yaşatılması, kamusal alanların güçlendirilmesi ve çevresel sürdürülebilirliği önceleyen politikalar, şehirleri yeniden insan merkezli hale getirebilir. Şehir dediğimiz organizma, yalnızca yatırım projeleriyle değil, insan hikayeleriyle nefes alır.
Tekne yapımını başlatan kişi olarak Girit kökenli Nami’nin Mehmet’tir, Ziya Güvendiren ustadır, Mustafa Denizaslanı, Erol Ağan’dır. Halikarnas Balıkçısı, Neyzen Tevfik, Bodrum Hakimi ve Zeki Müren’siz Bodrum olur mu?
Ali Güven usta olmasaydı, Naomi Campbell 10 çift Bodrum Sandaleti satın alır mıydı? Onun çıraklığını yapmış olan ve hala gayretle çalışmaya devam eden Şerafettin Özbaş ustayı fanus içinde korumamız lazım gelmez mi?
Mimar Baha Muzafferoğlu ustamızı iki gün önce kaybettik. Başta Gemibaşı Balık Restoranının restorasyonu olmak üzere, çok sayıda mimari eseri, Bodrum kültürüne saygıyla kazandıran böyle mütavazi bir insanı, Bodrum’dan nasıl söküp atabiliriz? Bugün emanet ediyoruz Bodrum’un toprağına.
Bu noktada yerel zanaatlar özel bir önem taşıyor. Çünkü bir şehrin el emeği, aynı zamanda onun hafızasıdır. Dokuma tezgahında işlenen bir motif, taş ustasının duvara bıraktığı iz, seramikteki renk ya da bir marangozun ahşaba verdiği biçim. Bunların her biri o şehrin kültürel kimliğinin yaşayan parçalarıdır.
Dünyada bunun başarılı örnekleri var. İtalya’nın Floransa şehrinde tarihi Oltrarno bölgesindeki geleneksel atölyeler yerel yönetim destekleriyle yaşatılıyor. Hindistan’ın Jaipur şehrinde halıcılık, küresel ölçekte marka değerine dönüştürülmüş durumda. Japonya’nın Kyoto şehri ise kendi mutfak kültürünü koruyarak ekonomik ve kültürel sürdürülebilirlik yaratıyor.
Bu örnekler bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor; bir şehir ancak kendi hikayesini koruyabildiği ölçüde geleceğe yürüyebilir.
Türkiye’nin de artık şehirlerini yalnızca imar planlarında tanımlanmış yapılaşma alanlarıyla değil, kültürel vizyonla değerlendirmesi gerekiyor. Çünkü şehirlerin gerçek zenginliği metrekaresinde değil, hafızasındadır.
Ve belki de bugün Bodrum başta olmak üzere tüm şehirlerimizin yeniden sorması gereken soru şudur; daha fazla beton mu istiyoruz, yoksa daha fazla aidiyet mi?
Murat kardesim bodrum dan bahsetmiş
1965 senesinde bodruma geldigim yili hic unutmadim ilk kaldigim artemis oteli hic unutmadim.
O zamanda topanoglu vardi.
Bodrumun ruhu bir kale ve oguz vardi.
Bir kasabanin ruhunu koruyabilmek icin orada yasayanlar pesin kendi ruhlarini korumasini bilmelidir.
Mümkün müdür
Mümkündür
İtalya ya sicilyaya gidiniz orada göreceksiniz
Gencleri ihtiyarladi ve hala havuz etrafinda toplanirlar.dedelerinin hatiralarini anlatip ruhlarini sad ederler.
Gecmisini bilmeyenlerin
Geleceği olamaz.