Türkiye’de asgari ücret artık bir ücret değil, bir yoksulluk belgesidir. Her yıl “tarihi artış” başlıkları atılıyor, ama işçinin sofrası küçülüyor, kirası büyüyor, yaşamı daralıyor.
Bu tablo tesadüf değil; AKP iktidarının bilinçli sınıfsal tercihinin sonucudur.
Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye ve Ücret, Fiyat ve Kâr adlı çalışmalarında, ücretin emeğin karşılığı olmadığını söyler.
Ücret, işçinin işgücünün fiyatıdır. Yani işçiye ödenen para, onun insanca yaşaması için değil; ertesi gün yeniden çalışabilecek kadar ayakta kalması içindir.
Bugün AKP Türkiye’sinde asgari ücret tam olarak bu tanıma uymaktadır.
AKP iktidarı yıllardır “büyüme”, “istikrar” ve “rekabet” adına işçiyi yoksullaştırmayı bir politika hâline getirmiştir.
Asgari ücret, işçinin ihtiyaçlarına göre değil; patronların, müteahhitlerin ve sermaye çevrelerinin “katlanabileceği en alt sınır”a göre belirlenmektedir.
Açlık sınırının altında kalan bir ücret, iktidarın işçiye verdiği açık mesajdır: Yaşamak senin sorunun, kâr benim önceliğimdir.
Bugün bir asgari ücretlinin maaşının yarısından fazlası kiraya gitmektedir. Geriye kalanla gıda, ulaşım, enerji ve çocukların temel ihtiyaçları karşılanmaya çalışılmaktadır. Et, süt, peynir lüks hâline gelmiş; pazar filesi hesapla doldurulur olmuştur. İşçi çalışmakta ama yaşamaktan vazgeçmeye zorlanmaktadır. Bu, Marx’ın tarif ettiği artı-değer sömürüsünün güncel hâlidir.
AKP iktidarı her ücret artışı tartışmasında aynı ezberi tekrarlar: “Asgari ücret artarsa enflasyon artar.” Marx, bu iddiayı 160 yıl önce çürütmüştür. Türkiye’de fiyatlar, işçinin ücreti artmadan da yükselmiştir. Enflasyonu yaratan işçi değil; rant düzeni, tekelleşme, denetimsizlik ve sermaye yanlısı politikalardır. Ücretler yükseldiğinde olan şey fiyat patlaması değil, sadece kârların bir bölümünün törpülenmesidir. AKP’nin itirazı da tam olarak buradadır.
Marx’a göre ücret ile kâr arasındaki paylaşıma ekonomik yasalar değil, sınıf mücadelesi karar verir. Bugün Türkiye’de bu mücadelede devlet açıkça taraf olmuştur. AKP devleti, işçiden yana değil; sermayeden yana konumlanmıştır. Asgari ücret politikası, sosyal devlet anlayışının değil; sermaye devletinin ilanıdır.
Bu nedenle sorun yalnızca “asgari ücret kaç lira olmalı” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bu ülkede kim korunuyor, kim feda ediliyor? Bugünkü asgari ücret, AKP iktidarının işçi sınıfına reva gördüğü yaşamın özetidir: borçla yaşa, sus, çalış ve katlan.
Marx’ın vardığı sonuç bugün de geçerlidir. “Âdil bir ücret” masalıyla işçi oyalanmaktadır. Oysa mesele ücretin miktarı değil, işçiyi yoksullukta tutan bu düzenin kendisidir. AKP’nin ısrarla sürdürdüğü bu düzen değişmeden, asgari ücret tartışmaları işçi sınıfı için bir kurtuluş değil, yalnızca bir sonraki yoksulluk döngüsünün başlangıcı olacaktır.



