İki hafta önce bu köşede “sosyal hizmet” ve “sosyal belediyecilik” kavramlarına kısaca değinmiştik. Araya Melbourne kentinden bazı notlar girince asıl meselemiz biraz sarktı. Avustralya deneyimlerini şimdilik bir kenara bırakalım ve yeniden özümüze, yani yerel yönetimlerin sosyal sorumluluklarına dönelim.
Anayasa’nın 127. maddesi ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan yasa ve yönetmelikler, yerel yönetimlere “sosyal hizmet” başlığı altında oldukça geniş bir görev alanı tanımlar. Kısaca bakalım.
Belediyeler; sağlık merkezleri, hastaneler ve gezici sağlık üniteleri kurabilir. Kendi insan kaynağını rasyonel biçimde yönetmekle yükümlüdür. Yaşlılara, engellilere, kadınlara, gençlere ve çocuklara yönelik sosyal ve kültürel hizmetleri yürütür. Bu amaçla sosyal tesisler açabilir. Kadın sığınma evleri kurmak, meslek ve beceri kazandırma eğitimleri düzenlemek, nikah ve defin hizmetlerini yürütmek, mezarlıkları düzenlemek ve mezar tahsis etmek de bu kapsamda yer alır.
Elbette bu hizmetler ilçe belediyeleri ile büyükşehir belediyeleri arasında paylaşılabilir. İlçenin gücünün yetmediği yerde büyükşehir devreye girer. Ancak altını çizelim; bunlar yalnızca “sosyal hizmetler” başlığı altındaki rutin görevlerdir.
Yerel yönetimlerin görev alanı bununla da sınırlı değildir. İmar ve ticari ruhsatlardan plan yapım ve onay süreçlerine, altyapıdan ulaşıma, çevre denetiminden afet riskine kadar uzanan geniş bir yetki ve sorumluluk alanı söz konusudur. İçme suyu, atık yönetimi, itfaiye hizmetleri, kentsel dönüşüm önerileri, kamulaştırma, yapı denetimi, rekreasyon alanları oluşturma ve işletme gibi hizmetler yerel yönetimlerin asli görevleri arasındadır.
Halk arasında sıkça söylenen “belediye sadece para basamaz ve adam asamaz” sözü tam olarak doğru olmasa da, şunu net biçimde ortaya koyar; yerel yönetimler, hayatın neredeyse her alanına dokunan kamusal hizmetleri üretmekle yetkilidir.
Ancak son yıllarda bu yetki alanı, siyasetin popülist kaygılarıyla fazlasıyla zorlanmaktadır. Bir sonraki dönemi düşünmeden alınan harcama kararları, iç içe geçen hizmet üretme çabaları, pek çok belediyeyi borç batağına sürüklemiş, kimi zaman da asli görevlerini dahi yerine getiremez hale getirmiştir.
Özellikle büyükşehirlerde gözlenen ve giderek yaygınlaşan “sosyal yardım tüketiciliği” kavramı üzerinde durmak gerekir. Bu kavram, Bulgaristan’da yalnızca sosyal yardımlarla geçinen Roman toplulukları tanımlamak için kullanılmaktadır.
Oysa sosyal yardımların temel amacı; muhtaç bireylere, muhtaçlık hali ortadan kalkıncaya kadar destek olmak ve onları yardıma ihtiyaç duymadan yaşamlarını sürdürebilecek noktaya taşımaktır. Eğer yerelde yapılan yardımları bu amacın dışına çıkarırsanız, insanlara balık tutmayı değil, balık yemeyi öğretmiş olursunuz. Balık yemeye alışan bir toplum ise, bir süre sonra balık tutmayı düşünmez olur.
Örneğin Muğla Büyükşehir Belediyesi Meclisince, Mart 2025’de Muğla ile Hatay’ın Defne Belediyesi arasında “kardeş belediye” olmasını içeren yetki, Büyükşehir Belediye Başkanına verilmişti. Şimdi Muğla Büyükşehir Belediyesi tarafından, Hatay’ın Defne ilçesine “Harbiye’de Hidropark çevresinde Gastronomi Merkezi ve Çok Amaçlı Sosyal Tesis” yapım işi için 100 milyon TL + KDV tutarında bir destek verilmesi bekleniyor. Tam bu noktada, son günlerde basında tartışmaya konu olan bu meseleyi, açıklamaya çalıştığımız kavramlar ışığında anlamlandırmayı yine kamuoyunun değerlendirmesine bırakalım.
İşte tam burada ince bir çizgi vardır. Ya toplumu sosyal yardım bağımlılığına alıştırırsınız ya da dayanışmayı teşvik eden, kamu üzerindeki yükü azaltan politikalar geliştirirsiniz. En doğrusu ise; muhtaç kesimleri doğru analiz edip, kendi ayakları üzerinde durabilecekleri imkanları oluşturmaktır. Hiçbir şekilde bunu başaramayanlar ise toplumun sahip çıkmak zorunda olduğu emanetlerdir. Ancak bu emanete sahip çıkarken, onur kırıcı ve teşhirci bir anlayıştan da özellikle kaçınmak gerekir.
Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii’nde yaptığı “sadaka taşı/hayrat deliği” bu anlayışın en zarif örneklerinden biridir. Cami duvarına açılan bir niş ve küçük bir pencereden veren de alan da birbirini görmez. Herkes ihtiyacı kadarını alır. Osmanlı’daki toplumsal yardımlaşma kültürünün ne kadar incelikli olduğunu anlatan ibretlik bir detaydır bu.
Gerçek anlamda sosyal belediyecilik; muhtaç kesimlerin ve ihtiyaç türlerinin sağlam verilerle tespit edilmesini, kayırmadan uzak durulmasını, yardımların sürekliliğini ve keyfiliğe izin verilmemesini gerektirir. Bu kesimlerin düzenli izlenmesi de işin ayrılmaz parçasıdır.
Ve belki de en kritik nokta şudur; sosyal belediyeciliğin mali yükü, kentteki diğer paydaşlar tarafından karşılanmaktadır. Bu nedenle herkesin ne yapıldığını bilme hakkı vardır. Şeffaflık ve güven olmazsa, bu sistem yürümez.
Belki de en zor olanı, kentlinin belediyesine güvenmesidir. Güven duyulmayan karar vericilerin olduğu yerde ne yardım etmek kolaydır ne de yardımı kabul etmek. Sistem kısa sürede arap saçına döner.
Aman haaa!..



