Türkiye’nin idari yapısı, öteden beri katı bir merkeziyetçilik üzerine kuruludur. Buna rağmen, anayasal düzlemde yerel yönetimlere de alan açıldığı söylenir. Ancak bu alan, çoğu zaman net bir modelin, tutarlı bir vizyonun ürünü olmaktan çok, günü kurtaran düzenlemelerin toplamıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada yerel yönetimler alanında yaşanan dönüşüm, Türkiye’yi de etkilemiş; 1960’lı yıllardan itibaren “hangi model, hangi ölçek?” soruları tartışılmaya başlanmıştır. 1984’te büyükşehir belediyelerinin kurulması, belde belediyelerinin artırılması, 2005 sonrası mevzuat değişiklikleri ve nihayet 6360 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu. Bütün bu adımlara rağmen, hangi yerel yönetim modelini neden tercih ettiğimiz sorusu hala net olarak cevaplandırılamamıştır.
6360 sayılı Kanun’la büyükşehir olan illerde il özel idareleri ve köyler kaldırıldı, belde belediyeleri azaltıldı. Yerel yönetim sistemi yeni bir boyut kazandı; fakat bu boyutun nereye varacağı belirsiz kaldı. Çünkü sorun yalnızca mevzuat değil, zihinsel berraklık eksikliğidir.
Merkezin, hangi kamu hizmetlerinin yerelde görülmesi gerektiğine, hangi yetkilerin hangi ölçekte kullanılacağına dair bütünlüklü bir planı olamamıştır. Nitekim bir yandan köyleri güçlendirmeyi hedefleyen Köy Kanunu taslakları hazırlanırken, diğer yandan büyükşehir yasalarıyla köy tüzel kişilikleri ortadan kaldırılmıştır. Bu çelişki, kanun yapıcının elinde net bir yerel yönetim modeli olmadığını açıkça göstermektedir.
2009 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Köy Kanunu Taslak Tasarısı’nı hatırlayalım. Bu taslakta köylere genel bütçe vergi gelirlerinden pay verilmesi, mühendis, veteriner, teknisyen istihdamı gibi ciddi yetki ve kaynaklar öngörülüyordu. Dahası, seçmenin, seçilmişi doğrudan denetleyebileceği “geri çağırma” mekanizması gündeme gelmiş; çevre düzenlemesi, arazi toplulaştırması, konut gibi hayati görevler köy tüzel kişiliklerine bırakılmıştı.
Peki sonra ne oldu? Büyükşehir düzenlemeleriyle köylerin birçoğu kaldırıldı.
Bir yandan köyü güçlendiren kanun taslakları, diğer yandan köyü haritadan silen yasalar. Bu tablo, yerel demokrasiyi güçlendiren bir seyirden çok, kararsız bir kamu yönetimi anlayışını işaret etmektedir. Bunun en önemli nedeni; gerek Anayasa gerekse Belediye Kanunu’nda belediyeler başta olmak üzere yerel yönetimleri açıklamak üzere kullanılan temel kavramlardan bazılarının, örneğin mahalli müşterek ihtiyaç, özerklik ve vesayet kavramları üzerinde ittifak edilmiş bir tanım ve anlam birliği olmamasıdır.
Oysa bu topraklar, güçlü yerel modeller üretme konusunda hiç de deneyimsiz değildir. Atatürk’ün önerisiyle 1937’de gündeme gelen ancak hayata geçirilemeyen Cumhuriyet Köyü Projesi, hayata geçirilebilseydi bugün kentlere yönelen göçün önünde en güçlü setlerden biri olabilirdi. Tarımsal üretimle güçlenen, kooperatiflerle ekonomik dayanıklılık kazanan köyler; yalnızca kendini değil, çevresindeki kentleri de besleyebilirdi.
1969 CHP Seçim Bildirgesi’nde yer alan ve Köy İşleri Bakanlığı tarafından geliştirilen “Köy-Kent Projesi” de aynı anlayışın ürünüdür. Van ve Bolu’da uygulamaya başlanmış, ancak siyasi süreklilik sağlanamadığı için yarım kalmıştır. 2004’te Ordu Mesudiye’de yeniden denenmek istenen projeye Dünya Bankası’nın 300 milyon dolarlık kredi önerisi dahi bu vizyonsuzluk yüzünden heba edilmiştir.
Bugün geldiğimiz noktada; tarımın milli gelir içindeki payı hızla düşmüş, üretim kayıpları artmış, borç yükü altında ezilen çiftçiler çaresizliğe sürüklenmiştir. İklim krizi ve gıda krizi kapımızdayken, köyü ve tarımsal üretimi görmezden gelen bir kamu yönetimi anlayışı, ülkeyi kendi eliyle açlığa sürükleme riski taşımaktadır. Köyde yaşanan bu sorunlardan dolayı oluşan işsizlik, kentte suçluluk oranlarının artmasına da neden olmaktadır.
Belediyeciliği anlatırken neden köylerden söz ettik? Çünkü köyün nasıl olması gerektiğine karar veremezsek, kentin nasıl yönetileceğine de karar veremeyiz. Köyler, yerel yönetim sisteminin tali değil, tutucu halkalarından biridir. Köyü mevzuatla silerseniz, kentin denetimsiz artan nüfus ve yapılaşma sorunlarıyla boğuşursunuz, tarım alanlarını betona gömersiniz, işsizliği konuşursunuz, suçla mücadele planları yaparsınız. Aç kalırsınız yahu..
Unutmayalım: Belediyelere giden şose yol, köylerden geçer.




Dr. Murat Özayaba’yı içtenlikle tebrik ediyorum. Özellikle son paragraf; konunun özünü yalın, net ve çarpıcı biçimde ortaya koyan, adeta hap niteliğinde bir değerlendirme olmuş. 👏👏👏