18 Ocak itibariyle Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet Şara liderliğindeki merkezi hükümet ile YPG/PKK’nın ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında kapsamlı bir ateşkes ve “tam entegrasyon” anlaşması imzalandı.
SDG’nin aşamalı olarak silah bırakması ve Suriye resmi ordusuna entegre olması kararlaştırıldı.
Petrol ve doğal gaz sahası gibi stratejik enerji kaynakları ile gümrük kapılarının denetimi Şam yönetimine devredilmeye başlandı.
Daha önce YPG kontrolünde bulunan bazı bölgeler SDG’den alınarak merkezi hükümetin kontrolüne geçti.
Cumhurbaşkanı Şara, gerginliği azaltma adına Kürtlerin haklarını tanıyan ve güçlendiren bir kararname yayımladı. Ancak Kürt gruplar, bu hakların sadece geçici kararnamelerle değil, yeni anayasa ile güvence altına alınmasını istiyor.
Suriye’de 2011’den beri süregelen iç savaşın ardından, ülkenin doğusu ile batısını birleştirecek en somut adım atılmış görünüyor. Ancak bu “entegrasyon” sürecinin sahada nasıl uygulanacağı ve yabancı güçlerin (özellikle ABD’nin) petrol sahalarındaki varlığının ne olacağı hala belirsizliğini koruyor.
Bu çatışmasızlık süreci kuşkusuz barıştan yana olan herkesi memnun eder ancak bu durumdan en çok kimin yarar sağlayacağını zaman içerisinde göreceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve sınırındaki terör unsurlarının ordu içinde entegre edilerek veya tasfiye edilerek etkisiz hale getirilmesinden dolayı süreci olumlu karşılar ve desteklerken sınır güvenliği konusunda kimi kaygıları olduğu biliniyor. Çünkü Şam hükümeti Türkiye dahil tüm yabancı silahlı güçlerin ülkeden çıkarılmasını istiyor.
Suriye’de Ahmet Şara yönetimi anlaşmanın bir parçası olarak kapsamlı bir “toplumsal Barış Yasası” üzerinde çalışıyor. Bu yasa gerçekleşirse muhalifler ve siyasi suçlular için bir genel af gündeme geleceği gibi SDG kontrolündeki bölgelerde bulunan rejim muhalifleri ve merkezi hükümetin elindeki SDG bağlantılı tutukluların serbest bırakılması/takası gündemde.
Türkiye’de ise siyasi tutukluların serbest kalıp kalmayacağı doğrudan “yeni anayasa” ve “İmralı Süreci” ile bağlantılı yürütülüyor.
Suriye’deki SDG-Şam anlaşmasının ardından DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları, Türkiye’de de bir barış iklimi oluşması için Gezi Davası, Kobani Kumpas Davası tutukluları ve hasta mahpusların serbest kalması gerektiğini vurgulayan açıklamalar yaptı.
AK Parti ve MHP kulislerinde “cezada adalet” başlığı altında bir infaz düzenlemesinin konuşulduğu biliniyor. Eğer PKK’nın tam anlamıyla silah bırakması ve Suriye’deki unsurların orduya entegrasyonu Türkiye tarafından “tehdit olmaktan çıkış” olarak kabul edilirse, bazı tutuklular için tahliye yolunu açacak bir hukuki zemin (yargı paketi) hazırlanabilir.
Abdullah Öcalan’ın meclis çatısı altında veya benzer bir formülle silah bırakma çağrısı yapması durumunda” umut hakkı” çerçevesinde uzun süreli siyasi tutukluların durumunun yeniden değerlendirilebileceği, 2026 yılının en sıcak siyasi tartışması haline gelmiş durumda.
Şu an için resmi bir “siyasi tutuklu tahliyesi” kararı yok. Ancak Suriye’deki barışın Türkiye’ye yansıması olarak bu yönde bir beklenti kamuoyunda hiç olmadığı kadar güçlü.
Özellikle yeni anayasa yazım süreci bir “toplumsal uzlaşı” projesine dönüşürse, bu durum yargı kararlarına “serbest bırakılma” veya “yeniden yargılanma” şeklinde yansıyabilir.
Ekonomik ve sosyal alanda tamamen bir çöküş yaşayan iktidar, bir yandan muhalefetin yükselişini her türlü yollarla engelleyerek kendi iktidarını sürdürmek için operasyonlara devam ederken, öte yandan kendi içindeki vicdan sahibi muhafazakarlar ve kimi zaman Bahçeli’nin şahsında Cumhur ittifakı MHP’nin itirazlarını göğüslemeye çalışıyor.
Muhalefet kanadında CHP’nin kimi zaman oldukça sertleşen eylem ve söylemleri, belediyelere yönelik operasyonlar sonucu yargılananların davalarında iddianamelerdeki usulsüzlükler, kamuoyunu tatmin etmeyen itiraf ve iftiracıların ifadeleri iktidarı hayli zor durumda bırakıyor.
Kendi iktidarını garanti göremeyen Erdoğan bu yüzden erken seçime yanaşmadığı gibi, muhalefetin sesini kısmakta zorlandığı için baskılarını artırıyor.
DEM Parti ise ilk kez yakaladığı bir fırsatı değerlendirme adına Öcalan-Kamuoyu baskısı arasında sıkışmış durumda.
Her ne kadar Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğü konusunda Öcalan kadar ısrarcı davranmasalar da Kürt yurttaşların Selo sevgisi ve sol-sosyalist kesimin eksilmeyen sempatisi DEM’in hareket alanını da oldukça daraltıyor.
Asgari ücreti açlık sınırının üzerine bile çıkaramayan, gençlerin, kadınların, emeklilerin, işçi ve köylülerin isyanını durduramayan iktidar, bu kadar çok yokluk ve yolsuzluğun yaşandığı bir ülkede daha fazla iktidarını sürdüremez.
Tüm baskılara, hukuk dışı uygulamalara, sosyal çürümeye neden olan ahlaki çöküşe rağmen bu ülkede emekten, yoksul halktan, barış ve demokrasiden yana olan yurttaşların estirdiği rüzgarın önünde hiçbir güç duramaz.
Tüm siyasi tutukluların özgürlüğüne kavuşacağı, çocukların yatağa aç girmediği, yargının bağımsız davranabildiği, hukukun üstün kılındığı bir ülke umut ve dileğiyle…
Suriye’de Neler Oluyor? Türkiye’ye Nasıl Yansıyacak



