1999 yılında Avustralya Anayasası’nın giriş bölümünde yapılan değişiklikle, İngiliz yerleşiminden önce bu topraklarda yerli halkların yaşadığı resmen kabul edilmişti. Ne var ki bu kabul, iş işten geçtikten sonra gelen bir itiraf gibiydi. Bugün Aborjin kültürüne ait birkaç iz, müzelerde ve sembolik alanlarda korunarak bir tür gecikmiş özür sergileniyor. Sayıları 400’ü bulan kabileler halinde yaşarken resmen yaşamdan koparılan Aborjin kökenli nüfusun hayatta kalanlarının önemli bir bölümü kentlerin çeperlerinde, bir kısmı ise ülkenin orta ve kuzeyindeki çöl bölgelerinde yaşam mücadelesi veriyor. Eğitim seviyelerinin düşüklüğü, sistemle kurdukları sorunlu ilişki ve uyum problemleri, suça bulaşma oranlarını artırmış durumda. Evsizlik ise sıradan bir durum, memleketin gerçek sahipleri için.
Victoria Eyaleti’nde yürütülen bir soruşturma, 1840’lardan itibaren yerli halka yönelik şiddet, hastalık, kitlesel katliamlar, cinsel saldırılar, kültürel yok etme, çocukların ailelerinden koparılması ve asimilasyon politikalarının bir “soykırım” niteliği taşıdığını kabul etti. Kabul etti ama, artık “gidip Aborjinleri doğal yaşam alanlarında göreyim” deme şansınız yok. Hatta pek çok Avustralyalı, Marlo Morgan’ın ünlü “Bir Çift Yürek” kitabında anlatılanların büyük ölçüde kurgu olduğunu düşünüyor.
İngilizler Avustralya’ya ilk geldiklerinde burayı “sahipsiz toprak” (terra nullius) ilan etmişlerdi. Bu hukuki kılıf, kolonizasyonun önünü açmış. İngiltere’de hapishaneler dolup taşınca, mahkumlar cezalarını çekmek üzere bu topraklara taşınmıştı haliyle. Kuruluşun mimarisinde işçi (fiilen köle) olarak kullanılmışlar, iyi hal gösterenlere bedava toprak verilmiş, tarım ve hayvancılığa yönlendirilmişlerdi. Zamanla kolonizasyon derinleşmiş, denize dayalı bir ticaret ağı kurulmuştu.
Aborjinlerin yaşam biçimi kalıcı mimari eserler üretmediği için, Avustralya’nın yazılı ve görsel tarihinin 1800’lerden geriye gitmemesi şaşırtıcı değil. Ama şaşırtıcı olan şu; 250 yılı bile bulmayan bu tarihi öylesine özenle koruyup, paketleyip, turizme sunuyorlar ki insan hayret ediyor.
Bir müze gezisi sırasında Zalimcan’a; “adamların üç kuruşluk tarihi var, bunu satarak milyonlar kazanıyorlar, biz milyarlık tarihin üstünde oturuyoruz ama üç kuruş kazanamıyoruz” dediğimde aldığım cevap can yakıcıydı. “Dünyanın yedi harikasından biri Bodrum’da ama turist burayı bulup gidemiyorsa, Mars Mabedi’nin üstünde hurdacı varsa, koskoca antik hipodromun üstüne stadyum yaptıysan, niye hayıflanıyorsun?”. Duymamış gibi yaptım ama içime oturdu.
Buradan şu sonucu çıkarmak gerekiyor; Toprak, hafıza ve kimlik görmezden gelinirse; planlama da siyaset de sürdürülebilir olmuyor.
İngilizler Avustralya’yı kolonize ederken, yeni ülkede bir yönetim sistemi kurmaları gerekiyordu. Ama geldikleri yerde yaşadıkları sorunları da masaya koyarak düşündükleri için “tek adam” egemenliğindeki monarşik düzeni aynen taşımak istememişler. Monarşiyi anayasal bir çerçeveye oturtup, üzerine hem federal hem parlamenter bir sistem inşa etmişler. Ortaya, örneği az olan özgün bir yönetim modeli çıkmış.
Devletin resmi başı hala İngiltere Kralı. Ancak bu tamamen sembolik. Kralı temsil eden Genel Vali (governor), yasaları onaylıyor, teorik olarak parlamentoyu feshetme yetkisi bile var. Ama bu yetkinin kullanılmadığını ve kullanılmasının sistemi sarsacağını herkes biliyor.
Federal Parlamento iki kanattan oluşuyor; “Temsilciler Meclisi” hükümeti belirlerken, “Senato” eyaletleri temsil ediyor. Türkiye’de de 1961 Anayasası’yla, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu’ndan oluşan çift meclisli bir dönem yaşandığını hatırlatalım.
Avustralya, altı eyalet ve iki ana bölgeden oluşan bir federasyon. Dış politika, savunma, para ve göç federal hükümetin; eğitim, sağlık, polis ve yerel ulaşım eyaletlerin yetkisinde. Ancak bütçe mekanizmasıyla, federal hükümet süreci yönlendiriyor. Bir kente su ihtiyacını karşılamak için bir baraj yapılacaksa, federal ve eyalet hükümetleri birlikte finansman sağlıyor. Parti ayrımı sistem gereği devreye girmiyor. Eyalet talep ettiğinde, federal hükümetin duyarsız kalması söz konusu değil. Aynı bizdeki gibi… (!)
Yargı ise son derece güçlü ve bağımsız. Anayasa’yı yorumlayan, yerel kararları denetleyen ve federal–eyalet yetki çatışmalarını çözen bir üst mahkeme var. Hatta İngilizlerin uydurduğu “sahipsiz toprak” kararını bile 1992’de bu mahkeme bozmuş.
Türkiye’den bir siyasetçi oraya gitse, “bu mahkeme kararlarını tanımıyorum,” diyebilir mi, emin değilim. Ama Victoria Eyaleti’nde, Türk kökenli bir siyasetçi; bakan olduğu (Küçük İşletmeler ve Yerel Yönetimlerden sorumlu) dönemde ahlak dışı davranışları nedeniyle görevden alınmış, buna rağmen iki yıl sonra başka bir partiden yeniden milletvekili seçilmiş. Bu nasıl bir demokrasiyse, bakanlıktan atılan bir siyasetçi, bir başka partiden milletvekili olabiliyor. Oysa bizde hiç olmaz böyle şeyler…!
Yerel yönetimlere geliyorduk ama sayfa bitti. Haftaya devam edelim. Kentler var sırada.
Sıkıldıysanız söyleyin diyeceğim ama geçen hafta “devamını” istemeyen yoktu. Bu hafta aynı soruyu sormuyorum.





