Bazen bir mektup gelir…
Ama o mektup yalnızca yazılmış cümlelerden ibaret değildir.
Bir duruştur.
Bir haykırıştır.
Bir tarih notudur.
Esra Işık’ın kaleminden çıkan satırlar da tam olarak budur.
“Ben toprağımı savundum” diyor.
“Ben onurumuzu savundum.”
Bu iki cümle, bugün Türkiye’de yaşanan tartışmanın en yalın, en çıplak halidir.
Bir yanda toprağını savunanlar…
Diğer yanda toprağı bir maden sahası, bir kazanç kalemi olarak görenler.
İkizköy’den yükselen bu ses, aslında sadece bir köyün sesi değildir.
Bu ses, Anadolu’nun yüzyıllardır süregelen direncidir.
Esra diyor ki:
“Alnım açık, başım dik.”
Bu söz, bir savunma değil;
bir meydan okumadır.
Çünkü bu ülkede artık insanlar kendilerini savunmak zorunda bırakılıyor:
Toprağını savunduğu için,
ağacına sahip çıktığı için,
yaşamak istediği için…
Ve en çarpıcı cümle:
“Milas bir şirketten büyüktür.”
İşte bütün mesele burada düğümleniyor.
Bir coğrafya mı büyük?
Yoksa o coğrafya üzerinde hak iddia eden sermaye mi?
Akbelen’de verilen mücadele, bir çevre mücadelesi olmanın çok ötesine geçmiştir.
Bu, bir onur meselesidir.
Bir genç kadın,
“Ben bir köylü kızıyım” diyerek
kimliğini saklamıyor, aksine büyütüyor.
Çünkü o kimlik,
bu toprakların en sahici gerçeğidir.
Bugün demir parmaklıklar ardına konulan bir irade varsa,
bilinmelidir ki o irade yalnız değildir.
O irade;
zeytinin köklerinde,
toprağın derinliklerinde,
ve bu ülkenin vicdanında yaşamaya devam eder.
Bir mektup yazılmıştır bugün.
Ama aslında o mektup,
geleceğe bırakılmış bir nottur:
“Vazgeçmeyeceğiz.”
Ve biz biliyoruz ki;
tarih, her zaman direnenlerin tarafında yazılır.