Ceylan Hafriyat

Bodrum’da Biz Ona Hayat Derdik

Yayınlama: 26.08.2026
A+
A-
Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun olduktan sonra, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Sit Koruma Planlaması, Helsinki Teknik Üniversitesi'nde Kentsel Tasarım alanlarında lisansüstü eğitim aldı. Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde "Turizm Alanları Planlaması" konulu doktora tezini tamamlayarak şehircilik ve planlama alanındaki akademik çalışmalarını derinleştirdi. Belediyecilik, serbest şehir plancılığı ve yaklaşık 30 yıllık akademik kariyeri boyunca kent planlama, kentsel koruma, turizm alanlarının planlanması, imar hukuku ve kent yönetimi konularında eğitimler verdi; çok sayıda akademik çalışma, imar planı ve belediye danışmanlığına imza attı. Uludağ Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden emekli olan Dr. Özyaba, halen köşe yazarlığı ve imar hukuku danışmanlığı yapmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Denizci peksimetlerinin ıslatılıp yendiği
kayıklardan gelen ay ışığı koktu burnuma..
Deniz tuzluydu o vakit,
hayat da.
Ama ikisinin de tadı güzeldi be…

Kız çocuklarının örüklü saçları,
erkek çocuklarının yırtık ama yer yer yamalı
kısa pantolonları görünüyordu kayaların arasından..
Kimsenin üstünde marka yoktu,
ama herkesin bir adı,
bir anası, bir babası,
bir de mahallesi vardı.

Sokaklara sinmiş ahtapot ve süngerin
nemli kokusu aaahh..
Bir süngerci geçerdi mesela,
denizin dibini gözlerinde taşırdı.
Kimse sormazdı ne kadar kazandığını,
kaç kulaç indiğini sorarlardı.

Kıyıya oturmuş yaşlıca amcaların ellerinde
ilmik ilmik büyüyen ağ yığınları..
Bir düğüm balığa,
bir düğüm ekmeğe,
bir düğüm yarına…
Hayat dedikleri de böyle örülürdü zaten.

Yarısı taştan, yarısı topraktan yapılma sokaklarına
Bardakçı’dan gelen su satıcısının

renkli sesi uzardı evlerin arasından.
Musluklardan değil,
insandan akardı su o zaman.

Botanların tünediği incir ağaçlarından
salkım saçak dökülen bal damlaları..
Çocuk dediğin ağaca çıkardı,
inciri dalından yer,
düşerse dizini kanatır,
anasından azar işitir,
sonra yine çıkardı.

Harıp ağacının gölgesinde yapılan yufkanın
ateşi gördüğünden sonra başlayan telaş..
Bir kadın üflerdi ateşe,
öteki hamura,
çocuklar sıcak ekmeğin kenarını beklerdi.
Dünya küçüktü belki,
ama sofrada herkese yer vardı.

Belli belirsiz gözüken gaz lambalarının
soluklaştığı akşam sonları..
Gecenin karanlık olması ayıp değildi daha.
Yıldız dediğin görünürdü.
İnsan başını kaldırınca
yıldızlarla karşılaşırdı.

Yemyeşil tüten ovadan
kayıp giden bir yalıçapkını..
Ne otel vardı peşinde,
ne yol,
ne duvar…
Kuş nereye isterse oraya konardı
biz de öyle sanırdık kendimizi.

Bilinmez taşların üstünde yazan
gavurca yazılara yönelen meraklı bakışlar..
Kim yazmış,
ne yazmış,
kaç bin yıl önce yaşanmış?
Bilmezdik.
Ama taşı kırıp da
yerine beton dökmek gelmezdi aklımıza.

Çarşının arkasındaki dar sokaklarda saklanmış
sakız evin önünde dedikodu yapan
sevimli teyzelerin masum gülüşleri..
Birinin oğlu askerden gelmiş,
ötekinin kızı dünür bekliyormuş,
falancanın keçisi yine komşunun bahçesine girmiş…
Memleketin bütün meselesi buydu sanki.
Keşke hep öyle kalsaydı.

Garaja girince bir otobüs dolusu misafir

Kapışırdık bizim evde kalsınlar diye.

Sanki vagon gibi odalarımız olduğundan değil,

Goca yüreklerimizde ağırlardık o fiyakalı insanları..

Yokuşbaşından yuvarlanmış gibi sakin bekleyen
masmavi gökyüzünün denizin üstünde uçurduğu
martıların çığlıkları..
Bir tek onlar bağırırdı Bodrum’da.
İnsanların acelesi yoktu çünkü.
Bir yere yetişmek değil,
bir yerde yaşamak meselesiydi hayat.

Kızgın tavada bile hoplayan gopezin
pembeleşen etinden fırlayan lezzetin
damaktaki ağırlığı aaahhh..
Yanında soğan,
bir dilim ekmek,
bir de denizin tuzu…
Şimdi adına “deniz manzaralı masa” diyorlar.
Biz ona akşam yemeği derdik.

Hele deli dumrul bir rakı şişesi konmuşsa masaya,

Keyiflerin dik alası bulaşırdı yanaklarımıza…

Işıktan saçları tutuşan Kumbahçe’li gelinlerin
akşamüstü nazlı gezintisi..
Bir pencerenin perdesi hafifçe aralanır,
bir delikanlının yüreği
bütün Kumbahçe’yi koşardı.
Aşkın bile sesi kısıktı o zaman.

Haremtan’dan uğuldayan yel değirmenlerinin
üstünden aşıveren buğday kokusu çınlatırdı ortalığı…
Rüzgâr bedavaydı,
değirmen dönerdi.
Kimse rüzgârın da bir gün
parsel parsel satılabileceğini düşünmezdi.

Denizin dibinden fışkıran erişteliklerde
hoplaşan çipuraların pırıl pırıl parlayan
pullarında saklı ışıklarımız vardı..
Denizin dibi de mahallemizdi bizim.
Taşını bilirdik,
balığını bilirdik,
yosunun hangi rüzgârda kıyıya vuracağını bilirdik.
Deniz bizi tanırdı,
biz denizi.

Arıklardan akan suyun sesine karışan
transistörlü radyodan yükselen
haberlerin meraklı satırları…
Ankara çok uzaktı.
Dünya daha da uzak.
Ama akşam ezanı, kilise çanı,
bir de komşunun “çay hazır” sesi
hep yakındı.

Portakal, mandalin ve limon ağaçları arasına gizlenen
tek göz beyaz badanalı evlerin bacalarından
tüten dumanın acımsı kokusu..
Akşam olunca kapılar kapanmazdı,
yalnızca perdeler çekilirdi.
Çünkü hırsızdan önce
komşu girerdi eve.

Sonra bir şey oldu Bodrum’a.

 




 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share and Enjoy !

Shares
Bodrum Fiber İnternet
Bir Yorum Yazın
Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.