









Türkiye uzun zamandır yalnızca bir siyasi kriz yaşamıyor; aynı zamanda derin bir ahlak ve güven krizinden de geçiyor. Her gün yeni tartışmaların, yeni suçlamaların ve yeni kutuplaşmaların içine uyanıyoruz. Gürültü büyüyor, ama hakikatin sesi giderek kısılıyor.
Türkiye uzun zamandır yalnızca bir siyasi kriz yaşamıyor; aynı zamanda derin bir ahlak ve güven krizinden de geçiyor. Her gün yeni tartışmaların, yeni suçlamaların ve yeni kutuplaşmaların içine uyanıyoruz. Gürültü büyüyor, ama hakikatin sesi giderek kısılıyor.
Bugün konuşanların sayısı hiç olmadığı kadar fazla. Fakat dinleyenlerin sayısı hiç olmadığı kadar az.
Bilginin herkes için ulaşılabilir olması büyük bir imkândı. Ne var ki bu imkân, çoğu zaman bilgiyi değil kanaati çoğalttı. Sosyal medya, düşüncenin derinleştiği bir alan olmaktan çok, en yüksek sesin en doğru kabul edildiği bir meydana dönüştü. Herkes konuşuyor; herkes hüküm veriyor; herkes kendisini hakikatin tek sahibi sanıyor.
Oysa hakikat bağırarak değil, emekle bulunur.
Adalet duygusu zayıfladı. Güven duygusu aşındı. Siyaset itibar kaybetti. Toplumsal ilişkiler samimiyetini yitirdi. İnsanlar artık fikirleriyle değil, hangi tarafta durduklarıyla değerlendiriliyor. İlkeler yerine hesaplar, vicdan yerine çıkarlar konuşuyor.
En çok da mücadele adına yapılan gösteriler beni düşündürüyor.
Gerçek mücadele, alkış almak için değil; bedel ödemeyi göze alarak yapılır. Oysa bugün birçok kişi mücadelenin görüntüsünü seviyor, yükünü değil. Emek vermeden kahramanlık, risk almadan cesaret, fedakârlık yapmadan dava insanı olunamayacağını unutuyoruz.
İnsan bazen en büyük hayal kırıklığını düşmanlarından değil, aynı yolu yürüdüğünü sandığı insanlardan yaşıyor. Dün omuz omuza yürüdüklerinizin bugün ilkelerini terk ettiğini, kişisel hesapların peşine düştüğünü görmek kolay kabul edilecek bir durum değil. Asıl acı olan ise bunun giderek sıradanlaşmasıdır.
Belki de bugün yaşadığımız en büyük sorun, insanların fikir değiştirmesi değil; ilke değiştirmesidir.
Koltuklar gelip geçer. Makamlar değişir. Güç el değiştirir. Ama karakter bir insanın en uzun ömürlü kimliğidir. Onu kaybettiğinizde geriye ne başarı kalır ne de itibar.
Bu yüzden bir süredir kendi kendime aynı soruyu soruyorum:
Biraz durmanın zamanı gelmedi mi?
Yeniden düşünmenin…
Yeniden sorgulamanın…
Yol arkadaşlarımızı yeniden değerlendirmenin…
Kendimizi de aynı cesaretle eleştirmenin…
Belki de kısa bir mola, bir geri çekiliş değil; daha sağlam bir başlangıcın hazırlığıdır.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla öfke değil; daha fazla vicdandır.
Daha fazla slogan değil; daha fazla samimiyettir.
Daha fazla kalabalık değil; aynı değerlere inanan daha sağlam yol arkadaşlarıdır.
Ben artık gürültünün değil, sözün ağırlığına inanıyorum.
Gösterinin değil, emeğin kıymetine inanıyorum.
Kalabalıkların alkışından çok, vicdanın sessiz onayını önemsiyorum.
Bu yüzden yeni bir muhasebeye ihtiyaç olduğuna inanıyorum.
Etrafımızı değil, önce kendimizi sorgulamaya…
Dostluklarımızı yeniden tartmaya…
Mücadelemizin yönünü yeniden belirlemeye…
Çünkü hiçbir toplum, ahlaki pusulasını kaybettiğinde yalnızca siyasetini değil, geleceğini de kaybetmeye başlar.
Dileğim odur ki; doğruların birbirini yeniden bulduğu, ilkelerin kişisel çıkarlardan üstün tutulduğu, hukukun, vicdanın ve ahlakın yeniden yol gösterdiği bir ülkeye hep birlikte ulaşabilelim.
Belki de yeni yol, önce kendi içimizde başlayacaktır.
O zaman beklemeyelim hemen başlayalım