Nihayet yurda dönüş…
Buna sevinç demek zor. Çünkü sevinç insanın içinden sessizce yükselir; bende olan ise boğaza düğümlenen bir ses. Adı konmamış bir hâl bu. Eve dönmenin tanıdık kokusu var içinde; özlemle birlikte ama ona eşlik eden bir isyan da var. Bir süreliğine uzaklaşmış olsanız da , döndüğünüzde sorunlar sizi bıraktığınız gibi bekliyor. İnsan bazen ancak uzaklaşınca anlıyor neyin eksildiğini. Başka bir ülkede, başka bir düzenin içinde dolaşırken fark ediyorsunuz: Eksik olan yalnızca refah değil. Eksik olan, güvenin kendisi.
“Avrupa bizi kıskanıyor mu?” sorusuna göz ucuyla baktığımda bende bir karşılık bulmuyor. Mesele Avrupa’nın neyi daha iyi yaptığı değil; bizde neyin sistematik biçimde eksiltildiği. Ben her geçen gün başka diyarları kıskanır oldum. Kendi yatağında akan su gibi, kendinden emin ve güven içinde süren hayatları… Göze sokulmadan var olan, görünmeden işleyen bir devlet düzenini; bağırmayan devleti, bireyin omuzlarından korkuyu alan kamusal yapıyı kıskandım.
Orada geçirdiğim günler boyunca sürekli güncellenen kriz başlıklarıyla uyanmadım. Gözaltılar, zamlar, şiddet haberleri gündelik sohbetlerin parçası değildi. Enflasyonu sordum; gündem değildi. Sokak hayvanlarını sordum; yine değildi. Çünkü bazı toplumlarda sorunlar gündem üretmek için değil, çözülmek için ele alınır. Gelişmiş toplumlarda meseleler görünmez oldukları için değil, çözüldükleri için konuşulmaz.
İddiasızlık…
En çok dikkatimi çeken unsurlardan biri oldu. Daha önceki seyahatlerimde gözümden kaçan bu hâlin şimdi bu kadar görünür olması, farkındalığımın artması mı yoksa son yıllarda bize dayatılan gelir adaletsizliğinin yarattığı karşıtlık mı, bilmiyorum. Evler arasında uçurumlar yoktu. Belki bahçe biraz daha büyük, belki kapının önündeki araba farkı belli belirsiz bir ipucu veriyordu. O kadar. Sadeliğin o muhteşem zarafeti .
Tarihî yapıların iddialı duruşunun yanında, şaşırtıcı derecede iddiasız hayatlar akıyordu. Tarih tüm ihtişamıyla yanı başınızda dururken, gündelik yaşam sadelikten sapmıyordu. İddiasızlık burada bir yoksunluk değil; asaleti olan bir düzen hâliydi.
İddiasızlık sanıldığı gibi sadece kültürel bir tercih değil; kurumsal güvenin de yan ürünüdür. Gelir dağılımının adil olduğu, hukukun öngörülebilir işlediği, sosyal devletin yalnızca bir anayasa maddesi olmadığı toplumlarda insanlar yüksek duvarlar inşa etmez. Kameralarla çevrili siteler, tel örgüler, alarm sistemleri norm hâline gelmez. Çünkü güven bireyin sorumluluğu değil, kamunun görevidir.
Bu nedenle mimari asla tesadüf değildir diye düşünüyorum. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Bitez köy içinde yürürken göğe doğru yükselen duvarlarla karşılaşmışsınızdır. Zenginliğin bir göstergesi olan bu duvarları görmedim mesela. “Dikkat köpek var”, “7/24 kamerayla izleniyor” tabelalarıyla karşılaşmıyorsunuz. Bizdeyse bunlardan oldukça fazla. “Bak ama dokunma” hâli. “Ben çok varlıklıyım, duvarların arkasında bir hayatım var ve sen onu gördüğün an bana zarar vereceksin” demenin başka bir yolu. Duvarlar yalnızca mülkü değil, korkuyu da temsil eder. “Dikkat köpek var” tabelaları bir güvenlik uyarısından çok, toplumsal bir varsayımın ifadesidir: Öteki potansiyel tehdittir. Devletin geri çekildiği yerde birey kendini tahkim eder. Bu, refahın değil; kamusal çözülmenin işaretidir.
Yılbaşı tatiline denk gelen bu seyahatte marketlerde panik yoktu. Rafların boşalacağına dair bir beklenti de… Çünkü insanlar sistemin devamlılığına inanıyordu. Türkiye’de ise dört gün kapalı kalacak bir takvim, kolektif bir alarma dönüşür. Bu bireysel bir refleks değil; süreklilik duygusunu yitirmiş bir toplumun bilinçaltıdır bana göre.
Evden uzaktaydım ama gündemden değil.
Yeni yıla girerken Türkiye’nin gündemine damga vuran görüntü, magazinel bir ayrıntı olarak geçiştirilemeyecek kadar sembolikti. Bir kadının canına kast etmiş bir erkekle aynı karede, “hoşgörü” etiketiyle sunulması, bu toplumda şiddetin hangi sınırlar içinde normalleştirildiğini gösteriyordu. Bu bir uzlaşma değil; hafızasızlık talebiydi. Aynı karede hakarete uğramış başka bir kadın figürünün bulunması ise bu sözde hoşgörünün tek yönlü işlediğini bir kez daha hatırlattı. Kadına yönelik şiddet bu coğrafyada yalnızca fiziksel biçimleriyle değil, sembolik uzlaşmalarla da yeniden üretiliyor. Bu da yeni Türkiye’nin bir başka fotoğrafı belki.
Sevgili okur. Duvarların yükseldiği, seslerin kısıldığı, hafızanın “hoşgörü” etiketiyle silindiği bir ülkede yaşıyoruz.
Bu satırlar bir duygu boşalmasının değil, bir gözlemin notlarıdır. Gördüğüm şey Avrupa’nın erdemi değil; bizim eksilttiğimiz kamusal akıldır. Sosyal devletin, hukukun ve güven duygusunun zayıfladığı yerde birey ne kadar güçlenirse güçlensin, toplum kaçınılmaz olarak zayıflar.
Güven bir his değil;yapıdır.
Ve her yapı gibi, bilinçli tercihlerle inşa edilir.
Hoş ve mümkünse mutlu kalın.



