









Siyasetin de bir ayarı vardır. Demokrasi, biraz da bu ayarın korunması demektir. İktidar ile muhalefet arasındaki mesafenin düşmanlık değil rekabetle, eleştirinin hakaretle değil fikirle, siyasi mücadelenin de intikam duygusuyla değil halkın yararıyla yürütülmesi gerekir.
Oysa bugün Türkiye’de siyasetin ayarı ciddi biçimde bozulmuş görünüyor. Siyaset, çözüm üretme sanatından giderek uzaklaşıp karşı tarafı etkisizleştirme, susturma ve siyaset dışına itme aracına dönüşüyor. Bir zamanlar farklı görüşlerin aynı Meclis çatısı altında tartışılabildiği, en sert muhalefetin bile belli bir siyasi nezaket içinde yapılabildiği günlerden, birbirini dinlemeyen ve birbirini yok sayan bir siyaset anlayışına savrulduk.
Bugün siyasette söylenen sözün içeriğinden çok, kimin söylediği önem taşıyor. Aynı söz iktidardan gelince başka, muhalefetten gelince başka değerlendiriliyor. Bir belediyede yapılan yanlış, siyasi kimliğe göre savunuluyor ya da mahkûm ediliyor. Bir yargı kararı, kararın hukukiliğinden önce kimin lehine, kimin aleyhine olduğuna göre tartışılıyor. Böyle bir ortamda adalet duygusunun yara almaması mümkün mü?
Siyasetin en büyük tehlikesi de burada başlıyor. Çünkü demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir. Sandık, demokrasinin başlangıcıdır. Asıl mesele, sandıktan çıkan iradenin hukukla, özgürlüklerle, kurumlarla ve toplumsal vicdanla birlikte yaşayabilmesidir. Siyasetin ayarı bozulduğunda ilk kaybolan şey de ortak akıl oluyor.
Herkes kendi mahallesinin doğrularına kapanıyor. Kendi partisinin yaptığı yanlışı görmezden gelirken karşı tarafın en küçük hatasını bile büyük bir suç gibi sunuyor. Oysa demokratik siyaset, önce kendi tarafının yanlışını görebilme cesaretidir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey biraz da budur: Kendimize yakın olanın yanlışına da, karşı olduğumuzun doğrusuna da aynı ölçüyle bakabilmek.
Bu kolay değil, kuşkusuz!
Çünkü siyasetin dili uzun zamandır toplumu ikna etmekten çok taraftarını konsolide etmeye odaklanmış durumda. Her siyasi aktör kendi seçmenine konuşuyor; fakat toplumun tamamına hitap etme sorumluluğu giderek unutuluyor.
Oysa ülke yalnızca bizim gibi düşünenlerden oluşmuyor. Türkiye, farklı düşüncelerin, farklı hayat tarzlarının, farklı beklentilerin ve farklı siyasi tercihlerin bir arada yaşadığı büyük bir toplumdur. Bu toplumun tamamını bir siyasi parti temsil edemez. Dolayısıyla hiçbir siyasi parti kendisini Türkiye’nin tamamının sahibi olarak göremez. İktidarın en önemli sınavı gücü kullanırken ölçüyü korumaktır. Muhalefetin en önemli sınavı ise iktidara karşı çıkarken umudu ve sorumluluğu kaybetmemektir.
Muhalefet sadece “hayır” diyerek var olamaz. İktidar da yalnızca “biz yaptık” diyerek ülke yönetemez. Vatandaş artık kavga değil çözüm görmek istiyor.
Ekonomide nefes almak, adalette güvenmek, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesini sağlamak, liyakatin yeniden değer kazanmasını görmek istiyor. Belediyelerde de merkezi yönetimde de kamu kaynaklarının şeffaf ve hesap verebilir biçimde kullanılmasını bekliyor.
İnsanlar siyasetten kusursuzluk istemiyor, tutarlılık istiyor, adalet istiyor, samimiyet istiyor. Ve en önemlisi, kendisini yalnızca seçim dönemlerinde hatırlayan bir siyaset değil, gündelik hayatının sorunlarına gerçekten dokunan bir siyaset istiyor. Siyasetin ayarını yeniden yapmak zorundayız. Bunun yolu da öncelikle siyasi rakibi düşman olarak görmekten vazgeçmekten geçiyor.
Çünkü seçim kazanmak başka, ülke yönetmek başkadır.
Bir siyasi parti seçim kazanabilir. Ama ülke, seçimden sonra hep birlikte yaşanmaya devam eder. Dün rakip olanlar, ertesi gün aynı sokakta, aynı işyerinde, aynı okulda, aynı pazarda hayatlarını sürdürürler. Bu nedenle siyasetin dili toplumu birbirine düşürmemeli; farklılıkları birlikte yaşamanın zenginliğine dönüştürmelidir.
Türkiye’nin bugün yeni bir siyasi akla ihtiyacı var. Bu siyasi akıl, geçmişin bütün yanlışlarını bir kenara bırakıp yeni bir sayfa açabilmeli. Kutuplaşmadan rekabet edebilmeli. Eleştirebilmeli ama düşmanlaştırmamalı. Hesap sorabilmeli ama intikam peşinde koşmamalı. Hukuku savunabilmeli ama hukuku yalnızca kendi tarafı için istememeli. Ve en önemlisi, “bizimkiler” ile “ötekiler” arasında adalet ölçüsünü değiştirmemeli. Çünkü adalet, tarafsızlığını kaybettiği anda adalet olmaktan çıkar.
Siyasetin ayarı bozulduysa, onu yeniden ayarlamak yalnızca siyasetçilerin görevi değildir. Medyanın, aydınların, akademisyenlerin, sivil toplumun ve en önemlisi vatandaşın da sorumluluğudur. Her seçimde oy kullanmak kadar, oy verdiğimiz siyasete gerektiğinde itiraz edebilmek de demokratik yurttaşlığın gereğidir.
Partiler değişebilir. İktidarlar değişebilir. Siyasi aktörler gelip geçebilir. Ama devletin kurumları, hukukun üstünlüğü ve toplumun ortak yaşam iradesi kalıcıdır. Bu nedenle bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:
Biz siyaseti mi değiştireceğiz, yoksa siyaset bizi mi değiştirecek? Çünkü siyasetin ayarı bozulduğunda, yalnızca siyaset bozulmaz. Toplumun vicdanı, adalet duygusu ve birbirimize duyduğumuz güven de bundan payını alır. Artık ihtiyacımız olan daha yüksek sesli siyaset değil, daha nitelikli Yeni Nesil Siyasettir. Daha çok slogan değil, daha çok çözüm. Daha çok kavga değil, daha çok demokrasi. Daha çok tarafgirlik değil, daha çok adalet. Kısacası; Siyasetin yeniden ayara ihtiyacı var. Ve bu ayarın adı da demokrasi, hukuk, vicdan ve ortak akıl olmalıdır. Tüm bu yazdıklarımın ardından şimdi asıl soruya geçelim!
Daha on gün önce meclis kürsüsünde avazı çıktığı kadar bağırarak iktidara ve Cumhur ittifakına olmadık sözler söyleyen, hakaretler savuran bir muhalefet milletvekili; hangi yüzle şimdi kalkıp utanmadan iktidar partisine transfer olabiliyor, bu nasıl bir ayarsızlıktır? Keza kendisine böyle düşmanca saldıran bir muhalefet milletvekilini partisi saflarına alarak AKP neyi amaçlıyor, kendi tabanı bu durumu nasıl hazmedebiliyor? Bir yanda inandığı değerler uğruna on yılı aşkındır cezaevinde yatan ve gerekirse bir on yıl daha yatarım ama teslim olmam diyen bir Selahattin Demirtaş, diğer yanda siyasetin tüm etik kurallarını kendi kişisel hırs ve çıkarları doğrultusunda yerle bir eden sorumsuz, profesyonel siyasetçiler!..
Yeni Nesil Siyasette önce siyaseti yeniden fabrika ayarlarına döndürmek gerek.
Deprem suçlularını unutmadık, unutturmayacağız!..