Ferdinand’ın hükümdarlığı, Hıristiyan Reconquistası’na dayanmakla birlikte kültürel çeşitliliği ortadan kaldırmadı. Bu, yalnızca diplomasinin bir sonucu değil, ortak bir uygarlık alanının da kabulüydü.
Cervantes, 350 yıl sonra yazarken, bu çoğulculuğun yok edildiği bir dünyada yaşıyordu. III. Ferdinand’ın mezar taşı, İspanya’nın başka bir şeye dönüşebileceğini gösteren bir anıttır. Hukukun, dilin ve öğrenmenin farklılık içinde bir arada var olduğu bir ülke olasılığına işaret eder. Don Kişot’un sade ve sert dünyasında bu ihtimal artık yoktur ve bu yokluk derinden hissedilir.
Eski hoşgörü yalnızca ideolojik değildi. Ekonomik ve siyasi stratejiyle derinden bağlantılıydı. III. Ferdinand’ın Córdoba (1236) ve Sevilla (1248) gibi fethedilen topraklarda Müslümanların ve Yahudilerin kalmasına izin verme isteği, kısmen vergi gelirlerini koruma, tarımsal verimliliği sürdürme ve kentsel düzeni temin etme yönündeki pratik ihtiyaçlardan kaynaklanıyordu.
Müslümanlar ve Yahudiler yerel ekonomiye değerli katkılar yapıyordu.
Cizye gibi özel vergiler ödüyorlardı ve ticarette, sulamaya dayalı tarımda ve şehir yönetiminde vazgeçilmez roller üstleniyorlardı.
Sürgün ya da zorla din değiştirme bu düzeni istikrarsızlaştırırdı. Bu anlamda, Ferdinand’ın birlikte yaşama politikası, hoşgörüyü ekonomik istikrar ve idari
süreklilik aracı olarak gören bir yönetim biçimiydi.
Alfonso’nun
Siete Partidas adlı derlemesi, çok farklı toplulukların bir arada yaşadığı bir diyarın karmaşıklıklarına duyarlı bir hukuk zihnini yansıtıyordu. Kraliyet hazinesini ayakta tutmak ve imparatorluk emellerini desteklemek için Yahudi finansörlere ve vergi yöneticilerine de dayanıyordu. Politikaları, sözleşme hukukunu yazılı bir çerçeveye kavuşturdu, mülkiyet haklarını resmileştirdi ve parasal düzenlemeye girişti. Tüm bunlar daha öngörülebilir bir ticari ortamı destekledi. Alfonso için hoşgörü yalnızca ahlaki bir jest değildi.
Etkili devlet yönetiminin ve ekonomik rasyonalitenin bir aracıydı.
III. Ferdinand ve Alfonso X’in mirası sıklıkla birlikte yaşama (convivencia) döneminin altın çağı olarak idealleştirilse de, bu miras aynı ölçüde stratejik çıkarlar tarafından şekillendirilmiştir. Hoşgörü, siyasi açıdan işe yarar ve ekonomik açıdan avantajlı bir kavramdı. Don Kişot’un daha sonra ortaya koyduğu trajedi ise, bu kırılgan dengenin ortodoksluk, mali kriz ve emperyal aşırılıkların ağırlığı altında çökmesidir.
Cervantes’in tanıklık ettiği çöküşün boyutunu kavramak için daha geriye bakmak faydalıdır. Neredeyse üç yüzyıl önce, Bilge Alfonso X döneminde Kastilya, Ortaçağ Avrupa’sında nadiren görülen bir kültürel ve hukuki bütünleşme anı yaşamıştı. Saray, bilimsel araştırmayı desteklemiş, halk dilinde edebiyatı teşvik etmiş ve Hıristiyan evrenselciliği ile Roma hukukuna dayanan adalet anlayışını yansıtan akılcı bir yasal çerçeve olan Siete Partidas’ı üretmişti. Alfonso’nun vizyonu, feodal olmakla birlikte, entelektüel açıdan iddialıydı.
Cervantes’in zamanına gelindiğinde, bu vizyon paramparça olmuştu. Alfonso’nun sarayındaki kozmopolit hoşgörü, Yahudilerin, Müslümanların ve daha sonra özellikle 1492’de Granada’nın düşüşünün ardından, 1502–1526 arasında zorla Hıristiyanlaştırılan Müslümanlardan oluşan
Moriskoların baskı altına alınmasına dönüşmüştü.
Cervantes, yalnızca imparatorluğunu değil, ahlaki hayal gücünü de yitirmiş bir İspanya’da yazıyordu. Don Kişot, eskinin tükenişini,
bilgeliği ortodoksluğa,
adaleti sömürüye feda eden bir ulusun ağıtını yansıtır.
Cervantes, İspanyol imparatorluk üstünlüğünün nihai çöküşüne tanıklık etti. 1598 ile 1620 arasındaki dönem, İspanyol gücü ve kimliğinde belirleyici bir krizdi.
Amerika’dan gelen gümüşle zenginleşen İspanya, iç ekonomisini harap halde buldu.
Enflasyon, parasal değersizleşme ve pervasız imparatorluk harcamalarıyla kontrolden çıkmıştı. Temel ürünlerin, örneğin Endülüs mısırının fiyatı sadece birkaç yılda
iki kattan fazla artmıştı. Bu artışa örnek olarak, mısırın fiyatı 1595 yılında fanega (yaklaşık 55–60 litrelik eski tahıl ölçüsü) başına 430 maravedí (dönemin İspanyol para birimi) iken, 1598 yılında 1.041 maravedíye çıkmıştı. Ancak servet, monarşi ve kilisenin elinde yoğunlaşmış olsa da yoksulluğu hafifletmek için pek bir şey yapılmamıştı.
1609’daki Morisko
sürgünü, dinî arınma adına gerekçelendirildi. Ancak, tarımsal verimliliğe ve toplumsal uyuma
yıkıcı bir darbe vurdu. Aynı zamanda İspanya, giderek hızla değer kaybeden bakır esaslı itibari para (vellón) kullanımına yönelmişti. Vellón,
parasal istikrarsızlığa katkıda bulunmuştu. Haydutluk, veba ve kentsel sefalet yaygın hale gelmişti.
İmparatorluk aşırı genişlemiş, aristokrasi asalak bir sınıfa dönüşmüş ve kırsal yoksullar ağır vergiler ve tahıl kıtlıkları altında ezilmişti. Bir zamanlar muzaffer olan İspanya
çöküşe sürükleniyordu. Cervantes, hem borç nedeniyle hapsedilmiş biri olarak, hem de Cezayir’de köleliğe maruz kalan biri olarak bu ulusal çürümeyi bizzat deneyimledi.
Küresel ölçekte, Avrupa bir geçiş sürecindeydi.
Protestan Reformu katolik birliğini parçalamıştı.
Bilimsel devrim geleneksel kozmolojileri altüst etmeye başlıyordu. Servetin külçelerde, korumacı pazarlarda ve devlet müdahalesinde yattığını savunan
merkantilizm iktisat politikasının yönünü çiziyordu. İspanya, yenilik yapmak yerine, feodal ayrıcalıklara ve sömürgeci çıkarmalara sarılmıştı. Cervantes bu çalkantılı dünyaya, eleştirisini kurguya sararak adım attı.
Salamanca Okulu: İktisattan Önce İktisadi Düşünce
Vitoria (1483–1546), Domingo de Soto (1494–1560), Martín de Azpilcueta (1492–1586), Tomás de Mercado (1525–1575), Luis de Molina (1535–1600) ve Juan de Mariana (1536–1624) gibi teologlar, skolastik doğal hukuk çerçevesi içinde modern iktisadi düşüncenin temellerini attılar.
-
Öznel Değer Teorisi: Martín de Azpilcueta, malların değerinin içsel bir nitelikten değil, kıtlık ve arzulanan nitelikten kaynaklandığını savundu. Bu fikirler, daha sonra Avusturya Okulu’nun temelini oluşturacaktı.
-
Adil Fiyat Doktrini: Okul, Ortaçağ’ın “adil fiyat” kavramını teolojik normlardan ziyade piyasa dinamikleri çerçevesinde yeniden tanımladı.
-
Enflasyon Eleştirisi: Juan de Mariana, krallığın paranın değerini düşürmesini sert biçimde eleştirdi. Para arzını manipüle etmenin adaletsizlik ve ekonomik düzensizlik yarattığını savundu. 1609 tarihli De Monetae Mutatione adlı eseri, itibari para manipülasyonunu hedef alır.
-
Özel Mülkiyet ve Serbest Değişimin Savunusu: Katolik doktrinine dayanmakla birlikte Salamancalılar, adalet ve karşılıklı fayda şartına bağlı olarak gönüllü sözleşmeleri ve kârın ahlaki meşruiyetini savundular.
-
Kölelik Karşıtlığı ve İnsan Onuru: Vitoria’nın yerli halkların hakları üzerine yaptığı çalışmalar ve zorla çalıştırmaya yönelik ahlaki eleştirisi, evrensel insan hakları tartışmalarının etik temelini oluşturdu.
Salamanca Okulu, teolojiyi, hukuku ve erken dönem iktisat düşüncesini sentezleyerek, hem kilise, hem monarşi kaynaklı keyfi otoriteye karşı çıkan, bireyin piyasadaki özerkliğini tanıyan derin bir ahlaki politik iktisat geliştirdi.
Sonraki İktisadi Düşünceler Üzerinde Etkiler
Aydınlanma döneminde, seküler aklın benimsenmesi sırasında büyük ölçüde unutulmuş olsa da, Salamanca geleneği varlığını sürdürdü. Etkisi şu düşünce akımlarında
izlenebilir:
-
Hollanda Cumhuriyeti’nde, Hugo Grotius ve erken dönem doğal hukuk düşünürleri.
-
Ulusların Zenginliği (1776), Salamanca’nın değişim savunusunu teolojik çerçeveden çıkarıp daha seküler ve ahlaki-felsefi bir temele oturtarak sürdüren Adam Smith’in düşüncesini yansıtır.
-
Doğrudan olmasa da, Salamanca’nın doğal hukuk köklerinden beslenen John Locke gibi liberal düşünürler ve Amerikan kurucuları.
-
Öznel değer teorisini yeniden keşfeden ve okulu proto-liberal bir öncü olarak anan Carl Menger ve Ludwig von Mises gibi Avusturyalı iktisatçılar.
Paradoks şu ki, Salamanca Okulu klasik liberalizmin temelini atmış olsa da, eleştirileri seküler faydacılığa değil, ahlaki teolojiye dayanıyordu. İktisat, 18. yüzyılda bir bilim olarak ortaya çıktığında kendisini etikten
kopardı.
Cervantes, Salamanca ve İspanyol Krizi
Cervantes incelemeler yazmadı. Ancak, kurgusu Salamanca’nın kavrayışlarının ağırlığını taşıdı. Öznel değer teorisini, parasal manipülasyonun insani bedelini ve zorla çalıştırmanın acımasızlığını sezgisel olarak kavradı. Daha önemlisi, daha sonraki iktisat teorilerinin sıklıkla terk edeceği bir hümanist dayanağı korudu.
Cervantes zamanındaki İspanya, yükselişte olan bir ulus değil, kendi çelişkilerinin ağırlığı altında ezilen ve çökmekte olan bir imparatorluktu. Salamancalılar ahlaki netlik için entelektüel araçlar sunmaya çalışırken, Cervantes bu araçlara can verdi. Don Kişot’un trajik onuru, Sanço Panza’nın pazarlıkçı zekâsı ve haydutlar ile gerçekçilerin oluşturduğu manzara, feodal yanılsamalar ile kapitalist acımasızlık arasında sıkışmış bir dünyayı yansıtır.
Don Kişot’un Kültürel Devamı: Müzik ve Edebiyat
Don Kişot’un kalıcı etkisi edebiyatın çok ötesindedir. Cervantes’in romanı, felsefi, komik ve trajik boyutlarını yansıtan çok sayıda müzikal ve edebi uyarlamaya ilham vermiştir. Bu eserler, idealizm, hayal kırıklığı ve insan onuru gibi romanın temel meselelerini temsil eden kültürel bir yankımadır.
-
Georg Philipp Telemann, Don Kişot’un maceralarını mizahi bir Barok dille işleyen Don Quichotte süitini (1761) besteledi.
-
Richard Strauss, viyolonsel ve viyolayı Don Kişot ve Sanço Panza’nın sesleri olarak kullandığı senfonik şiir Don Quijote’u (1897) yarattı.
-
Jules Massenet, öyküyü lirik ve romantik bir çerçeveye oturtan Don Kişot operasını (1910) yazdı.
-
Maurice Ravel, şövalyenin özlemini ve melankolisini yansıtan Don Quichotte à Dulcinée (1934) adlı şarkı dizisini besteledi.
-
Ludwig Minkus ve Marius Petipa, 1869’da ilk kez sahnelenen ve bugün hâlâ dünya çapında oynanan bale uyarlamasını gerçekleştirdi.
-
Broadway müzikali Man of La Mancha (1965) ve daha sonra beyazperde uyarlaması, “The Impossible Dream” şarkısıyla Don Kişot’u umut ve meydan okumanın evrensel bir figürü olarak yeniden çerçeveledi.
Edebiyatta Don Quijote:
Don Kişot figürü türleri, ulusları ve yüzyılları aşmıştır. Her uyarlama, Don Kişot’un mücadelesini yeniden canlandırır. Cervantes’in yazdığı delilik asla delilik değil, yitirilen değerlere ve kaybolan ahlaka karşı bir başkaldırıdır.
İktisat, bir bilim hâline gelmeden önce, vicdanlarda yer bulabiliyor muydu? Salamanca Okulu’nu çok iyi bilen Cervantes, farkında olmadan bu soruya cevap aranmasına vesile oluyor. Bu nedenle Don Kişot, bugün hâlâ yalnızca delirmiş bir insanın isyanı olarak değil, bir toplumun adil kalmasını sağlayan değerleri unutmaya eğilimli toplumlara yöneltilmiş bir uyarı olarak hatırlanmaya devam ediyor.