









Sabahın ilk ışıkları Bodrum Kalesi’nin taşlarında parlarken, sahilde yürüyen insanların büyük bölümü, ayaklarının altında yaklaşık beş bin yıllık bir hafıza olduğunun farkında bile değildir. Aslında biraz dikkatli baksalar, o hafızanın sesinin hala dalgalarla kıyıya vurduğunu duyacaklardır. Bakılırsa duyulur da ondan.
Sabahın ilk ışıkları Bodrum Kalesi’nin taşlarında parlarken, sahilde yürüyen insanların büyük bölümü, ayaklarının altında yaklaşık beş bin yıllık bir hafıza olduğunun farkında bile değildir. Aslında biraz dikkatli baksalar, o hafızanın sesinin hala dalgalarla kıyıya vurduğunu duyacaklardır. Bakılırsa duyulur da ondan.
Bir Bodrum sabahı düşünün… Bugünkü marinanın olduğu yerde ne lüks yatlar vardı ne kafeler ne de kalabalık yaz trafiği. Sadece rüzgar vardı. Deniz vardı. Ve ilk Halikarnassos’lular…
Bugün “Bodrum” dediğimiz topraklara ilk büyük medeniyet izlerini bırakanlar, Anadolu’nun kadim halklarından Luvilerdi. Dağlarla deniz arasında yaşayan bu insanlar, doğayla kavga etmeyi değil onunla birlikte yaşamayı biliyorlardı. Kayaları kutsal sayıyor, güneşi takvim olarak kullanıyor, yıldızlarla yön buluyorlardı. Belki de bugün hala Bodrum insanının denizle kurduğu o güçlü bağın ilk tohumları o günlerde atıldı.
Sonra Lelegler geldi. Yarımadanın tepelerine taşlardan kentler kurdular. Pedasa, Termera, Madnasa, Myndos ve Theangela’da gördüğümüz taş duvarlar, yalnızca birer harabe değildir. Onlar, bu yarımadanın ilk şehir plancılarının bıraktığı imzalardır. Her biri denizi gören yüksek tepelerdeydi. Çünkü o günlerde deniz, hem bereketti hem de tehlike.
Ardından Karialılar yeşerdi bu kadim coğrafyada. İşte Bodrum’un gerçek kimliği de o günlerde şekillenmeye başladı. Artık bu toprakların adı yalnızca bir yerleşim yeri değil, güçlü bir uygarlığın parçasıydı.
Anadolu’nun batısında özgün dili, kültürü ve savaşçı kimliğiyle tanınan büyük bir uygarlık. Büyük Pers İmparatorluğu’nun Ege ve Akdenize açılan kıyılarının sahibi olan Karialılar yalnızca iyi asker değildi. İyi denizciydiler. İyi tüccardılar. İyi mimardılar. Belki de en önemlisi; farklı kültürlerle birlikte yaşayabilen insanlardı.
Sonra tarihte büyük bir kapı açıldı. Milattan önce 4. yüzyılda sahneye sakallı bir adam çıktı. Adı Mausolos idi. Karia’da gücünü ispatlamış Hekatomnos’un büyük oğlu.. Bugünkü Bodrum’un kaderini değiştiren kişi belki de oydu. Çünkü Karia’nın başkentini Mylasa’dan (Milas) Halikarnassos’a taşıdı.
Surlar yaptırdı. Limanlar inşa ettirdi. Sokakları planladı. Bugün şehir plancılarının “bütüncül kent planlaması” dediği anlayışı, yaklaşık 2.400 yıl önce uyguladı. Kent yalnızca büyümedi, kimlik kazandı.
Mausolos öldüğünde ise eşi ve kız kardeşi Artemisia II onun anısını ölümsüzleştirmek istedi. Ortaya insanlık tarihinin en görkemli yapılarından biri çıktı. “Halikarnas Mozolesi”. Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri. Bugün “mozole” dediğimiz kelime bile adını Mausolos’tan alıyor.
Bir insan düşünün… Öldükten sonra adı, bütün dünyada mezar mimarisinin adı oluyor. İşte tarih böyledir. Bazı insanlar yaşarken değil, öldükten sonra büyür.
Sonra Büyük İskender geldi. Ardından Helenistik krallıklar, Roma, Bizans. Her gelen Bodrum’a kendi izini bıraktı. Romalılar yollar yaptı. Su kemerleri kurdu. Ticareti geliştirdi. Bizanslılar kiliseler inşa etti. Hristiyanlığın sessiz çan sesleri, antik tiyatroda yankılandı.
Derken Orta Çağ’ın en sert savaşçıları göründü. Rodos Şövalyeleri. Bugün Bodrum’un simgesi olan kaleyi onlar inşa etti. Üstelik yalnızca taşlarla değil. Depremde yıkılan Mozole’nin mermerlerini de kullanarak. Tarih bazen de acımasızdır. Bir uygarlığın harikası, başka bir uygarlığın savunma duvarı olur.
1517’den sonra bu kez Osmanlı geldi. Kale artık savaşın değil ticaretin bekçisiydi. Ege ve Akdeniz’e hakim olan Turgut Reis gibi büyük denizciler, sünger avcıları limandan ayrılıyor, Ege’nin dört bir yanına yelken açıyordu. Balıkçılar, mandalin bahçeleri, beyaz badanalı evler, sessiz dar sokaklar. Bodrum yüzyıllar boyunca kendi ritmiyle yaşayan küçük bir kıyı kasabası olarak kaldı.
Ta ki bir gün, sürgün edilen genç bir yazar gelene kadar. Cevat Şakir Kabaağaçlı.. Belki de Bodrum’u dünyaya yeniden tanıtan kişi oydu. O, Bodrum’u sadece anlatmadı, sevdirdi. “Mavi Yolculuk”u başlattı. Denizin rengini; şiire, romana çevirdi. Balıkçı teknelerini kültür elçisine dönüştürdü.
Onun ardından, yaşamın doğal ritmini Bodrum’da bulan Ahmet Ertegün gibi dünya sosyetesinin damarını tutanlar geldi, arkasından ressamlar, şairler, Zeki Müren gibi sanatçılar ve niceleri. Böylece tanınan Bodrum’a turistler geldi. Sonra yollar yapıldı. Oteller yükseldi. Marinalar oldu ve doldu, nüfus katlandı. Bodrum artık dünyanın tanıdığı bir marka olmuştu.
Fakat görebilirsek eğer, tam da burada tarih bize önemli bir sonucu işaret etti. Bu kadar medeniyet bu topraklardan geçti ama hiçbiri sonsuza kadar kalamadı. Çünkü medeniyet; yalnızca yaşanan dönemi temsil eden binalar yapmak değil, kendinden öncekilere ve birlikte olunanlara saygı duyarak yaşayabilmektir.
Bugün Bodrum’u gerçekten seviyorsak, yalnızca yeni yollar yapmakla yetinemeyiz. Pedasa‘yı korumalı, Leleg kentlerini ayağa kaldırmalı ve Karia mirasını anlatmalıyız. Mozole’nin hikayesini çocuklarımıza öğretmeliyiz. Çünkü Bodrum’un gerçek zenginliği otellerinde değil, yüzde sekseni hala toprağının altındaki binlerce yıllık hafızasındadır.
Bir gün sahilde yürürken durun, rüzgarı dinleyin. Belki size önce Luviler fısıldar, ardından Lelegler. Sonra Karialılar. Belki Mausolos’un ayak seslerini duyarsınız. Belki Halikarnas Balıkçısı’nın denize bıraktığı cümlelerden biri kulağınıza çarpar. Bardakçı’daki sahilden yankılanan kürdili hicazkar makamında bir Zeki Müren şarkısı gelir yüreğinize oturur.
İşte o zaman anlarsınız, Bodrum yalnızca denizin kıyısında kurulmuş bir şehir değildir. Bodrum; zamanın kıyısında kurulmuş bir medeniyettir.
Bu kadim coğrafyanın denizinde, dağlarında, kayalarında yankılanan Halil’in Türküsü, Bodrum Hakiminin hikayesi, hiç eksiltilmeden anlatılmalıdır gelecek nesillere.
Bunca soruna rağmen bu şarkı burada bitmez yani..