









Türkiye’de yıllardır en çok konuşulan ama en az açıklığa kavuşturulan kavramlardan biri eşit yurttaşlık oldu.
Oysa bu kavram ne karmaşık bir hukuk terimidir ne de toplumun farklı kesimlerini tedirgin edecek bir siyasi formüldür. Eşit yurttaşlık, en yalın haliyle devletin bütün yurttaşlarına aynı gözle bakması, hiç kimseyi inancı, mezhebi, kimliği, yaşam biçimi ya da siyasi düşüncesi nedeniyle diğerinden daha az hak sahibi görmemesidir.
Özgür Özel’in Hacıbektaş’ta verdiği mesajın en güçlü tarafı da tam olarak buydu. Eşit yurttaşlığı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp günlük hayatın içine taşıdı.
“Cami ibadethaneyse cemevi de ibadethanedir” yaklaşımı, aslında uzun uzun anlatılabilecek bir eşitlik meselesini tek cümlede özetliyor.
Aynı vergiyi ödüyorsak aynı haklara sahip olmalıyız. Bir yurttaşın ibadethanesi devlet tarafından tanınıyor, ihtiyaçları kamu kaynaklarından karşılanıyorsa başka bir yurttaşın ibadethanesi de aynı hukuki güvenceye ve kamu hizmetine sahip olmalıdır.
Devlet Aleviye, “Senin inancın inanç değil, kültürdür” diyemez. Semahın ne olduğuna bürokrasi karar veremez. Cemevinin ibadethane olup olmadığını siyasi iktidarlar belirleyemez.
Çünkü laik ve demokratik devletin görevi inanç tarif etmek değildir. Devletin görevi, bütün yurttaşların inanç ve vicdan özgürlüğünü eşit biçimde güvence altına almaktır.
Devletin dini, mezhebi, yaşam biçimi olmaz; devletin adaleti olur. Ve o adalet herkese eşit uygulanmadığı sürece gerçek anlamda eşit yurttaşlıktan söz edemeyiz. Devletin “Hepiniz eşitsiniz” demesi de tek başına yeterli değildir. Esas olan yurttaşın o eşitliği hayatının her alanında hissedebilmesidir. Eşitlik okulda hissedilmelidir. Mahkemede hissedilmelidir.
Kamuda işe girerken hissedilmelidir. İbadethanede hissedilmelidir. Belediyede, karakolda, hastanede ve üniversitede hissedilmelidir. Sandıkta verdiğiniz oyun iradesine saygı gösterildiğinde hissedilmelidir. Çünkü eşit yurttaşlık, devlet kapısına geldiğinizde kimliğinizi saklamak zorunda kalmamaktır. İşte meselenin özü budur. Bu nedenle eşit yurttaşlık yalnızca Alevilerin meselesi değildir.
Bir Alevi yurttaş inancı nedeniyle ayrımcılığa uğruyorsa bu, Sünni yurttaşın da demokrasi sorunudur. Bir Kürt yurttaş kimliği nedeniyle haksızlığa uğruyorsa bu, Türk yurttaşın da sorunudur.
Bir muhafazakâr yaşam biçimi nedeniyle dışlanıyorsa seküler yurttaş onun hakkını savunabilmelidir. Bir seküler yurttaşın yaşam biçimine müdahale edildiğinde muhafazakâr yurttaş onun yanında durabilmelidir. Çünkü demokrasi yalnızca kendi hakkımızı savunma rejimi değildir. Demokrasi, bize benzemeyenin hakkını da kendi hakkımız kadar savunabilme kültürüdür.
Türkiye’nin yıllardır aşamadığı meselelerden biri tam da budur. Bizi Alevi-Sünni, Türk-Kürt, muhafazakâr-seküler diye ayıran siyaset, farklılıklarımızı zenginlik olarak görmek yerine korkunun malzemesine dönüştürdü. Oysa bir toplum aynılaşarak değil, farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmeyi başararak güçlü olur.
Hacı Bektaş Veli’nin yüzyılları aşarak bugüne ulaşan öğretisi de bize bunu söylüyor.
Bir olmak aynı olmak değildir.
Birlik, herkesin diğerine benzemesi değildir.
Birlik; farklılıklarımızı korurken birbirimizin hakkına sahip çıkabilmektir.
Özgür Özel’in konuşmasında öne çıkan en güçlü anlayışlardan biri de şuydu: “Bugünün mağduru olsak da yarının zalimi olmayacağız.”
Türkiye’nin yeni siyaset anlayışının temel ilkelerinden biri bu olmalıdır. Bugün hukuksuzluğa uğradığımız için yarın hukuku rakiplerimize karşı kullanamayız. Bugün yargının siyasallaşmasından şikâyet edip yarın yargıyı kendi siyasal aracımıza dönüştüremeyiz. Bugün seçilmiş iradenin yok sayılmasına karşı çıkıp yarın bize oy vermeyenlerin iradesini küçümseyemeyiz. Bugün ayrımcılıktan şikâyet edip yarın başka bir kimliği dışlayamayız. Çünkü bizim mücadelemiz iktidardaki insanların yerine başka insanları geçirmekten ibaret olamaz.
Türkiye’nin ihtiyacı zulmedenin değişmesi değil, zulmün ortadan kalkmasıdır. Eşit yurttaşlık tam da bu nedenle yalnızca bir inanç özgürlüğü meselesi değildir. Aynı zamanda hukuk meselesidir.
Demokrasi meselesidir. Liyakat meselesidir. Sosyal adalet meselesidir. İnsan onuru meselesidir. Devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin yeniden kurulması meselesidir.
Ve bunun için eşit yurttaşlığın yalnızca kürsülerde söylenen güzel bir söz olarak kalmaması gerekir.
Cemevlerinin ibadethane statüsünden zorunlu din eğitimine, kamu hizmetlerinden liyakate, yargı bağımsızlığından seçilmiş iradeye saygıya kadar hayatın her alanında hukuki ve kurumsal karşılığının oluşturulması gerekir. Çünkü eşit yurttaşlık bir seçim vaadi değil, demokratik Cumhuriyetin yurttaşıyla yaptığı sözleşmedir.
Benim özlediğim Türkiye çok açık:
Alevi’nin Alevi olarak, Sünni’nin Sünni olarak; Türk’ün Türk olarak, Kürt’ün Kürt olarak; muhafazakârın kendi yaşam biçimiyle, sekülerin kendi yaşam biçimiyle, herhangi bir inanca sahip olmayan yurttaşın da tercihleriyle özgürce yaşayabildiği bir Türkiye.
Kimsenin diğerine hükmetmediği bir Türkiye. Kimsenin kimliğini gizlemek zorunda kalmadığı bir Türkiye. Devlet kapısına geldiğimizde mezhebimizin, etnik kökenimizin, siyasi görüşümüzün değil yalnızca yurttaşlığımızın görüldüğü bir Türkiye.
Devlet hiçbirimizin değilse hepimizindir. Devlet birimizin tarafındaysa hepimizin devleti değildir. Eşit yurttaşlık budur. Demokratik Cumhuriyet budur. Yeni nesil siyasetin kurması gereken Türkiye de budur.
Hacıbektaş’tan yükselen sözün meydanlarda kalmaması, hukuka ve devlet düzenine dönüşmesi gerekiyor. Çünkü bu ülkenin geleceğini farklılıklarımızı ortadan kaldırarak değil, farklılıklarımızla eşit yaşayabileceğimiz bir düzen kurarak inşa edebiliriz.
Hacı Bektaş Veli’nin yüzyılları aşan öğretisinin ışığında:
Bir olacağız; farklılıklarımızı yok etmeden.
İri olacağız; kimseyi ezmeden.
Diri olacağız; adaletten ayrılmadan.
Ve en önemlisi:
Bugünün mağdurları olarak yarının zalimleri olmayacağız. Çünkü bizim aradığımız yalnızca yeni bir iktidar değildir. Bizim aradığımız; kimsenin öteki olmadığı, devletin herkese aynı mesafede durduğu, herkesin onuruyla ve eşit yaşayabildiği yeni bir Türkiye’dir.