Akbelen’de yaşananlar, artık tekil bir çevre meselesi değildir.
Resmî Gazete’de yayımlanan acele kamulaştırma kararıyla birlikte, Muğla’nın bir bölgesi daha “enerji ihtiyacı” gerekçesiyle haritadan silinme tehdidiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Bu karar, kamunun değil; kamu adı kullanılarak büyütülen vahşi sermayenin nasıl işlediğini bir kez daha açık biçimde göstermektedir.
Acele kamulaştırma, hukuk sistemimizde istisnai bir uygulamadır. Savaş, seferberlik ve olağanüstü hâller için öngörülmüş bu yöntem, bugün zeytinliklerin, tarım alanlarının ve köylerin üzerine sürülmektedir. Oysa ortada ne bir savaş vardır ne de ertelenemez bir zorunluluk. Ortada olan, ekonomik ömrünü büyük ölçüde doldurmuş termik santrallerin linyit ihtiyacını sürdürme ısrarıdır.
Kamulaştırma kavramı, teoride “kamu yararı”na dayanır. Ancak Akbelen’de kamu yararı nerededir? Toprağından koparılan köylüde mi, kesilen zeytin ağaçlarında mı, yoksa doğayı geri dönülmez biçimde tahrip eden şirket bilançolarında mı? Bu soruların yanıtı, kamunun kimin için işlediğini de açıkça ortaya koymaktadır.
Bu tablo, Muğla’nın hafızasında yeni değildir. Yatağan’da yıllar önce yaşananlar, bugün Akbelen’de yeniden karşımıza çıkmaktadır. O gün “kalkınma” adına köylüler yerinden edilmiş, tarım alanları yok edilmişti. Bugün aynı gerekçelerle yeni köyler gözden çıkarılmaktadır. Değişmeyen şey, kamu yararı söyleminin sermaye lehine kullanılmasıdır.
Acele kamulaştırma süreçlerinde mahkemelerin, mülk sahiplerini fiilen devre dışı bırakarak bilirkişi raporları üzerinden değer tespiti yapması ve kısa süre içinde el koyma kararları vermesi, hukukun yalnızca şeklen işletildiğini göstermektedir. İnsanlar, kendilerine biçilen bedeli kabul edip yurtlarını terk etmeye zorlanmaktadır. Bu durum, kamusal bir düzenlemeden çok, örgütlü bir zor uygulamasını andırmaktadır.
Akbelen’de yıllardır süren direniş, yalnızca ağaçları ya da tarım alanlarını koruma mücadelesi değildir. Bu direniş, kamunun gerçekten kim için var olduğuna dair güçlü bir itirazdır. Kamunun; şirketler için değil, halk için var olması gerektiğini hatırlatan bir toplumsal hafızadır.
Bugün Akbelen’de yaşananlar, yarın başka bir ovada, başka bir ormanda, başka bir köyde yaşanabilir. Çünkü vahşi sermaye durmaz; ancak karşısında kamucu, kararlı ve toplumsal bir irade bulursa geri adım atar. Kamuculuk ise söylemle değil, yaşamı esas alan bir anlayışla anlam kazanır.
Akbelen bize bir kez daha göstermektedir ki; kamu adına yapılan her işlem kamucu değildir. Kamuculuk; toprağı, suyu, ağacı ve insanı birlikte savunmaktır. Bunun dışındaki her “kamu” iddiası, vahşi sermayenin süslenmiş dilinden ibarettir.



