Devlet olmanın unsurları ve fonksiyonları vardır. Bunları görmezden gelirsek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 2026 yılı bütçe görüşmesi son günü olayını yaşarız. Bu olayın çirkin görüntülerini de biz buyuz diye tüm dünyaya izletiriz.
Devletin Millet unsuru, Vatan unsuru, Egemenlik unsuru ve Mevzuat unsuru diye 4 unsuru vardır. Bu elemanları bünyesine taşımayan bir devlet temel fonksiyonlarını da yürütemez yani Yasama, Yürütme, Yargı görevini yerine getiremez. Vatandaşının düşünme, inanma ve girişim özgürlüğünü koruyamaz, can ve mal güvenliğini sağlayamaz.
Atatürk henüz devleti kurmadan unsurlarını gördü ve tanımladı. “Milletin birliği’’ dedi. Önce “Büyük Millet” sonra “Türk Milleti” dedi ve dediklerini tanımladı. Atatürk’ün farklı zamanlarda yaptığı bu tanımların özde örtüştüğünü görüyoruz. “Vatan” dedi. Namık Kemal’in bulanık, Ziya Gökalp’in ütopik tanımından farklı ve gerçekçi bir vatan tanımı yaptı. “Egemenlik” dedi, yani siyasi iktidarin kime ait oldugunu kayıt, şart koşmadan, ama fakat demeden tanımladı. “Mevzuat” dedi, bununla ilgili tüm yazili belgeleri hazırlattı yani Anayasa, Yasa, Kararname, Tüzük, Yönetmelik ve Genelgeden ibaret Hukuk sistemini tümüyle yeniledi. Kurduğu devletin yönünü ve hedeflediği gelecegi de tanımlayarak modernleşme yürüyüşünü başlattı.
Bugünden geçmiş 103 yıla baktığımızda Atatürk’lü ilk 8-10 yılın Türkiye’nin altın yılları olduğunu görüyoruz ancak sonraki yıllarda Atatürk mutsuzdu. Büyük iddialarla kurduğu devletin modernleşme yürüyüşünün, milletin değişme, dönüşme, ilerleme ve refah yolunun bürokrasi eliyle takozlandığını gördü. Bu durumu aşmaya çalıştıysa da hastalıkları ve erken gelen ölümü ile bir dönem kapanmış oldu. Atatürk sonrasındaki darbeler, muhtıralar, vesayet kurumları eliyle devletin yukarıda sıraladığımız unsurları hepten tanınmaz, fonksiyonları da işlemez oldu.
Asıl üzücü olan 24 yıla varan kesintisiz ve demokratik meşruiyet tartışması olmayan, Meclis’te ve halkta yeterli desteğe sahip bir parti iktidarında dahi suç üreten ve suçluyu koruyan bu düzenin devam ettirilmesidir.
Bugünkü baba milliyetçiliğimizi (Türk ve Kürt milliyetçilikleri), bugünkü devlet-tarikat, devlet-cemaat, devlet-din ilişkisini ve de bugünkü diplomalı okumuşlarımızın zihnine kazınan ancak vatanı Fransa da dahi aydın ve entellektüellerin öncülüğünde eleştirisi yapılarak zihinlerden sökülüp atılan otoriter, çatışmacı laiklik anlayışını sürdürerek hiçbir sorunu çözemeyeceğimiz anlaşılmıştır.
Milliyetçiliklerimizi vatanseverliğe, dinciliğimizi dindarlığa, laikçiliğimizi laikliğe evirerek bu ideolojik yükleri hafifletmeliyiz. Asıl sorun budur. Bunu görmek ve gereğini yapmak tüm taraflar için samimiyet testidir. Bu testten başarıyla geçtiğimizde kördüğümü çözdüğümüz ve tarihten gelen tüm sorunlarımızı kavga etmeden, birbirimizi düşmanlaştırmadan, katılımcı demokrasiyi devrede tutarak çözüm yoluna soktuğumuz görülecektir.
Meclisin “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” bu durumu görmeli ve gördüklerini ortak tespit olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne raporlama cesaretini göstermelidir. “Türkiye Yüzyılı, Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge” hayalinin ancak böyle bir başlangıçla yol alabileceğine inanıyorum. “Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge” sürecinin bu aşamadaki öznesi Meclis Komisyonu olduğu için komisyonun yapacağı tespitleri halkımız kolaylıkla benimseyerek kendisine yapılan ideolojik propagandayı boşa çıkaracaktır. Geleceğimiz adına Komisyon’un bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirmesi temennisiyle…



