Yeni bir yıla giriyoruz. Takvim değişiyor, rakamlar yenileniyor. Ama sorulması gereken asıl soru şu:
Gerçekten yeni bir yıl mı istiyoruz, yoksa aynı çürümüş düzenin bir yıl daha sürmesini mi kabulleniyoruz?
Bugün Türkiye’de yaşanan tablo, yalnızca bir ekonomik kriz değildir. Bu, bilinçli tercihlerle kurulmuş, otokrat bir yönetim anlayışının topluma dayattığı topyekûn bir yaşam krizidir. Asgari ücret, daha açıklanır açıklanmaz açlık sınırının altında kalıyorsa; emekliler, yılların emeğinin karşılığını yoksullukla ödüyorsa, burada mesele rakamlar değil, düzendir.
İktidarın çizdiği pembe tablolar, pazarda filesini dolduramayan yurttaşın gerçeğiyle örtüşmüyor. İnsanlar yalnızca geçinemiyor; aynı zamanda değersizleştiriliyor. Emek, onur, adalet kavramları aşındırılıyor. Toplum, yavaş yavaş yoksulluğa ve umutsuzluğa alıştırılıyor.
Bu otokrat düzen, yalnızca cüzdanlarımızı değil, ruhlarımızı da kuşatmış durumda. İnsanların psikolojisi bozuluyor, aile bağları zayıflıyor, sosyal ilişkiler güvensizlik üzerine kuruluyor. Dayanışmanın yerini rekabet, paylaşmanın yerini korku, birlikte yaşamanın yerini yalnızlık alıyor. Bu bir tesadüf değil; vahşi sermayenin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş bir yaşam biçiminin sonucudur.
Bodrum’da yaşayanlar için bu tablo daha da çıplak. Bir zamanlar doğasıyla, tarihiyle, kültürüyle örnek gösterilen bu kent; bugün rantın ve plansızlığın ağır baskısı altında. Turizm kötüye gidiyor ama bedelini büyük sermaye değil, küçük esnaf, emekçiler ve burada yaşamaya çalışan Bodrumlular ödüyor. Kıyılar işgal ediliyor, ormanlar göz göre göre yok ediliyor, tarihi alanlar betonun insafına bırakılıyor. Kent, hafızasını ve kimliğini kaybederken, burada yaşayan insanlar da kendi kentlerine yabancılaşıyor.
Bu düzen, yaşamı parçalıyor. İnsanların hayata tutunma biçimini, değerlerini, ilişkilerini bozuyor. Sevgi bile güvencesiz hale geliyor. Çünkü güvencesizliğin olduğu yerde ne huzur olur ne de gelecek.
İşte tam da bu yüzden, yeni yıl dilekleriyle yetinemeyiz. Sorun takvimde değil; sorun bu çürümüş düzenin kendisinde. Eğer gerçekten yeni bir yıl istiyorsak, bu düzenle hesaplaşmak zorundayız.
Yeni bir dünya, soyut bir hayal değildir. Yeni bir ülke, yeni bir Türkiye; emeğin sömürülmediği, emeklinin yoksulluğa mahkûm edilmediği, doğanın sermayeye peşkeş çekilmediği bir düzen demektir. Kıyıların halka ait olduğu, ormanların rant alanı değil yaşam alanı sayıldığı, tarihin betonla değil bilinçle korunduğu bir ülke demektir.
Bu bir romantizm değil, tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü bu düzen sürdürülemez. İnsanı, doğayı ve geleceği yok sayan hiçbir sistem kalıcı olamaz.
Yeni yıl, ancak yeni bir düzen kurma iradesiyle anlam kazanır.
Aksi halde değişen yalnızca takvim olur; yoksulluk, adaletsizlik ve talan aynı hızla devam eder.
Gerçekten yeni bir yıl mı istiyoruz?
O zaman yeni bir dünya kuralım.
Yeni bir ülke, yeni bir Türkiye inşa edelim.
Gerçekten Yeni Bir Yıl Mı İstiyoruz? O Zaman Yeni Bir Dünya Kuralım



