Perşembe, Ocak 29, 2026

Çok Okunanlar

Benzer Gönderiler

Gezegenin Görünmeyen Katilleri: Eko-Emperyalizm

İklim krizini hâlâ “hava biraz ısınıyor” diye anlatanlara bir cümleyle cevap vermek gerekir: Bu yaşadığımız, hava durumu değil; medeniyetin kırılganlığıdır. İklim; suyu, gıdayı, sağlığı, ekonomiyi, göçü, güvenliği ve en nihayetinde demokrasiyi aynı anda belirleyen büyük düzenleyici sistemdir. Bu sistem bozulduğunda, yalnızca sıcaklık artmaz; toplumun dengesi bozulur.

Bir de meseleye “ters köşeden” bakalım: Biz genellikle krizin görünen yüzünü konuşuyoruz. Bacayı, egzozu, plastik poşeti… Oysa gezegeni asıl yıkan süreçlerin önemli kısmı gizlenmiş, normalleştirilmiş ya da yeşil maskelenmiş alanlarda büyüyor. İklim ve çevre yıkımı, çoğu zaman “kalkınma”, “güvenlik”, “yatırım”, “enerji arzı” gibi kavramlarla ambalajlanıyor. İşte ters köşe tam burada: Yıkım, yasa metinlerinin ve ihale dosyalarının içine saklanıyor.

Birinci görünmeyen katil: Savaş endüstrisi. Savaş denince akla sınırlar, haritalar, silahlar geliyor; oysa savaş aynı zamanda ekolojik bir suç rejimidir. Bombalanan petrol alanları, yakılan ormanlar, kimyasal kalıntılar, tahrip edilen tarım arazileri, kirlenen su havzaları… Üstelik askeri lojistik, devasa yakıt tüketimi demektir. En acısı da şu: “Güvenlik” gerekçesiyle, askeri faaliyetlerin çevresel maliyeti çoğu zaman kamu denetiminin dışındadır. Yani savaşın iklim faturası, çoğu kez “hesap dışı” bırakılır; yıkım ise “planlı” biçimde sürer. Bu tablo bize şunu söyler: İklim krizi yalnızca enerji tercihi değil; aynı zamanda jeopolitik bir tercihtir.

İkinci görünmeyen katil: Beton ekonomisi. Yanlış kentleşmeyi yalnızca estetik bir bozulma sanıyoruz; değil. Beton, iklimin dilidir. Çimento ve demir-çelik üretimi, taş ocakları, hafriyat ve moloz, kıyıların doldurulması, tarım alanlarının imara açılması… “Şehir büyüyor” diye sunulan şey çoğu zaman şudur: Doğa küçülüyor, su havzaları bozuluyor, toprak geçirimsizleşiyor, sel riski artıyor, ısı adası büyüyor, nefes alınacak alan daralıyor. Kentler, rant düzeninin laboratuvarına dönüşüyor. Ve rant düzeni, iklimi sadece hızlandırmıyor; toplumsal eşitsizliği de derinleştiriyor. Çünkü iyi hava, temiz su, güvenli barınma ve yeşil alan bir süre sonra “satın alınan ayrıcalık” haline geliyor.

Üçüncü görünmeyen katil: Denizler. Denizleri yalnızca turizm sezonu ve balık tezgâhı üzerinden konuşuyoruz. Oysa denizler, yaşamın büyük motorudur. Aşırı avlanma, kıyı tahribatı, kirlilik ve yüzey ısınması; ekosistemin kendini yenileme kapasitesini kırar. Deniz öldüğünde, kıyıda yaşayanların değil, içerde yaşayanların da hayatı sarsılır; çünkü deniz, gıda zincirinin, iklim dengesinin ve oksijen üretiminin parçasıdır. Deniz krizi, gıda krizi demektir; gıda krizi ise fiyat krizi, yoksulluk ve göç demektir. Bu nedenle “deniz kirliliği” bir çevre başlığı değil; kamusal yaşamın başlığıdır.

Dördüncü görünmeyen katil: Fosil yakıt düzeni. Fosil yakıtların suçu yalnızca yakıldığında çıkan duman değildir. Çıkarma, taşıma, sızıntı ve kazalar, ekosistemleri on yıllarca zehirler. Petrol, bir “enerji kaynağı” olduğu kadar bir “kirlenme rejimi”dir. Üstelik fosil düzeni, sadece doğayı değil, siyaseti de zehirler: Rantın, ayrıcalığın, imtiyazlı sözleşmelerin ve kamu kaynaklarının belirli ellerde toplanmasının da adıdır. Bu düzen sürdüğü müddetçe, iklim politikaları kağıt üzerinde kalır.

Beşinci görünmeyen katil: “Plastik yerine karton” masalı. Tüketim kültürü, malzeme değiştirerek aklanamaz. Plastik kötü diye kartonu kutsamak, sorunu ıskalar. Çünkü asıl mesele şudur: Aşırı tüketim. Ormanlar, kağıt endüstrisi ve hijyen ürünleri üzerinden de tahrip edilebilir. “Daha çevreci” etiketli ürünler, çoğu zaman yalnızca pazarlama dilinin parıltısıdır. Bu yüzden çevre mücadelesi, tüketim kültürünün sorgulanmasıdır; sadece alışveriş listelerinin değil, ekonomik modelin sorgulanmasıdır.

Altıncı görünmeyen katil: Teknolojik ilerlemenin karbon gölgesi. Uzay çalışmaları, havacılık, küresel lojistik… Bunlar “ilerleme” diye kutsanır; tartışması zordur. Oysa her teknolojinin bir tedarik zinciri vardır: maden, enerji, su, atık, emek. İlerleme, eğer doğayı yok ederek oluyorsa; bunun adı ilerleme değil, geleceği ipotek altına almaktır.

Yedinci ve en kritik ters köşe: “Temiz enerji” gerçekten temiz mi? Yenilenebilir enerji, elbette gerekli. Ama sorunun düğümü şudur: Yenilenebilir enerji, eğer zeytinliği kesiyor, merayı yok ediyor, tarım alanını parçalıyorsa; eğer yerel halkın rızası yoksa; eğer kamusal planlama yerine “adrese teslim” projeler üretiliyorsa; o zaman bu dönüşüm temiz değildir, sadece renk değiştirmiş bir rant düzenidir. Enerji dönüşümü, bir mühendislik meselesi olduğu kadar bir demokrasi meselesidir: Şeffaflık, katılım, bağımsız denetim ve kamu yararı olmadan “yeşil” kelimesi, siyasi bir aldatmaya dönüşür.

Bütün bunların üstüne bir de “konuşulmayan” tehlikeler ekleniyor: Mikroplastikler, kalıcı kimyasallar, yeni toksik yükler… İklim krizine eşlik eden bu görünmez riskler, halk sağlığını ve gıda güvenliğini tehdit ediyor. Bu noktada çevre mücadelesinin dili değişmelidir: Mesele yalnızca ağaç değil; beden, sağlık, geçim ve gelecek meselesidir.

Ve nihayet, “tabu”ya gelelim: Nüfus artışı ve tüketim. Burada kolaycılığa kaçmadan konuşmak gerekir. Sorun yalnızca insan sayısı değil; tüketimin sınıfsal dağılımıdır. Bir avuç ülke ve şirket, gezegenin kaynaklarını ölçüsüzce tüketirken, yıkımın bedeli yoksullara, köylülere, yerli halklara, emekçilere kesiliyor. Felaket eşit dağılmıyor. İşte bu yüzden çevre krizi, aynı zamanda adaletsizlik krizidir.

Buradan şu sonuç çıkıyor: Çevre ve iklim meselesini “apolitik” anlatan her yaklaşım, gerçeği eksik anlatır. Çünkü yıkımın faili bir “insanlık” soyutlaması değil; somut bir düzen, somut çıkar ağları ve somut karar mekanizmalarıdır.

Tam da burada kavramı açıkça söylemek zorundayız: Eko-emperyalizm. Küresel ölçekte bir düzen işliyor: Kendi refahını koruyanlar, kirli üretimi başka coğrafyalara taşıyor; maden, su, arazi ve emeği “ucuz” gördükleri yerlerde doğayı rant ve kâr için katlediyor. Bu, modern çağın çevresel sömürgeciliğidir. “Yeşil dönüşüm” adı altında yeni bir kaynak kapma yarışının kapısı aralanıyorsa; buna sessiz kalmak, sadece doğayı değil, insan onurunu da terk etmektir.

Bu noktada siyasal görev açıktır: İnsanı doğadan ayrı gören her anlayış, sonunda insanı da yok sayar. Doğa talanı, emek sömürüsünden bağımsız değildir. Su hakkı, barınma hakkından bağımsız değildir. İklim adaleti, sosyal adaletten bağımsız değildir.

Bu nedenle, solun ve sosyalist partilerin, sosyal demokrasinin, emekten ve halktan yana bütün siyasal güçlerin tarihsel sorumluluğu büyüktür: Hem dünyayı hem insanlığı korumak zorundayız. Çünkü bu mücadele yalnızca çevrenin değil; eşitliğin, adaletin, kamuculuğun ve demokrasinin mücadelesidir.

Son söz şu:
Ya bu çağ, “büyük yıkımın” çağrı metni olarak anılacak,
ya da “büyük uyanışın” başlangıcı olarak.

Başka bir dünya yok.
Ve bu dünyayı savunmak, artık bir

Arena Haber
Arena Haber
Bodrum'un Güncel, İlkeli ve Güvenilir Haber Sitesi...

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Haberler