Yine kutlama mı yoksa bir anma mı olduğuna karar veremediğimiz bir 8 Mart’ı daha geride bıraktık, çok şükür. Oldum olası sevemedim bu günleri.. Çünkü koruyamadıklarımız için yapılan bu kutlamalar, bende sevinçten çok isyan duygusunu büyütüyor. Oysa gerçek 8 Mart ruhu bambaşkaydı .Emekçi kadınların kapitalizm karşıtı, sınıf temelli, ortak bir mücadelesiydi. Sulandırılmış, çiçeklere, hediyelere, “kutlu olsun” mesajlarına indirgenmiş haliyle değil; grevlerle, yangınlarda can veren kadın işçilerin öfkesiyle, eşit işe eşit ücret talebiyle, sömürüye karşı direnişle doğmuş bir ruhtu.
Eskiden adı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” idi.Emek, sömürü ve eşitlik vurgusu çok netti.
Şimdi ise kapitalizm o ruhu usul usul eritip kendini meşrulaştırdı.
Bu kutlamalara “iki yüzlülüğün daniskası” dersem bana kızar mısınız ?
Kızmayın hanımlar, beyler…
Bu günlerde heybem kötü örneklerle dolu.
Yoksa istemez miydim bu ülkede kadınların hayatının yılda bir gün söylenen güzel sözlerle değişmesini?
Ama elimi heybeme atıyorum Meclis çıkıyor mesela…
Nüfusun yarısını oluşturan biz kadınlardan yalnızca 121’i o sandalyelerde oturuyor.
Yani beş milletvekilinden sadece biri kadın.
Durun… Buna da hemen şükretmeyin.
Çünkü o sandalyelerde oturan kadınların hepsi bizden yana değil.
Kadınların haklarını budayan politikalara alkış tutan kadın siyasetçiler de var.
O yüzden sormadan edemiyorum:
Bir kadın, başka kadınların hayatını tehlikeye atan politikalara nasıl alkış tutabilir?
Kadınların hakları gerilerken alkış tutmak;şiddetin büyümesine, istismarın normalleşmesine ve cezasızlığın güçlenmesine de alkış tutmak değil midir?
Artık mesele yalnızca erkek egemen zihniyet değil.O zihniyeti meşrulaştıran ve alkışlayan kadın siyasetçilerin de bu karanlık tabloda payı var.
Heybeme bir daha uzanıyorum: 8 yaşındaki Hifa İkra Şengüler’in çizdiği resim çıkıyor. Zeytinburnu sahilinde annesi Fatma Nur’la birlikte ölü bulunan o minik kızın son hediyesi. Hifa İkra Şengüler çizmiş… Hani şu Zeytinburnu’nda denizde boğulan anne kız hatırladınız mı? İçinde korkunç bir metaforlar olan bir resim..
Sokakta oynarken yaralanan dizine yapıştırması gereken yara bandını yanlışlıkla kalbine yapıştırmış meğer Hira.
Sahi… Kalp yarasını bilir mi çocuklar?
Bir çocuk kaç yaşında öğrenir kırık kalbi?
Çizdiği resimdeki gibi güneş ağlar mı?
Ya da Hira hiç sokakta oynadı mı?
Yoksa Hira, üç yaşında istismarla birden büyümek zorunda mı kaldı?
Neydi annesiyle birlikte onları denizin kucağına atan şey?
Yüzeceklerini mi sandı?
Kadınların yaşam hakkının bile tartışıldığı, şiddetin ve eşitsizliğin sıradanlaştığı bir yerde 8 Mart’ı çiçeklerle geçirmek, gerçeğin üzerini örtmekten başka nedir? Her gün neredeyse çifter çifter kadınlar öldürülürken bu kutlama neyin nesi? Ama olsun. Bizim çekmecelerimiz hazır. Çünkü bu ülkede fail değil, mağdur yargılanır.
Çekmeceyi açıyoruz, bir etiket seçiyoruz ve yapıştırıyoruz:
“İntihar”
“Psikolojik sorun”
“Anne ihmali”
Fail bir kişi mi? Eğer öldürüldülerse evet. Ama “intihar” deniyorsa fail sayısı çok daha fazla: Sustuğu için toplum, korumadığı için sistem, denetlemeyen devlet, dokunmayan siyaset. Tarikat-cemaat-siyaset üçgeni; denetimsiz yurtlar, kurslar.. . Fatma Nur’un çığlığı bu duvarlara çarpıp geri döndü. Çünkü Fatma Nur yıllarca haykırdı.
Adliye kapılarında bekledi.
Yağmurda, soğukta, tek başına.
“Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” dedi.
Bir insan daha ne kadar yüksek sesle yardım isteyebilir?
Fail yerine mağdurun sorgulandığı, hatta suçlandığı bir kültür oluştu artık bu ülkede.
Ama mesele yalnızca bireysel trajediler değil.
Türkiye’de yıllardır konuşulan ama bir türlü çözülemeyen bir gerçek var: sistem, siyaset ve tarikatlar arasındaki karmaşık ilişki.
Devletin denetlemesi gereken alanlar çoğu zaman siyasetin gölgesinde kalıyor.
Tarikatlar ve cemaatler yalnızca dini yapılar değil; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve siyasi güç alanlarına dönüşüyor.
Ve bu yapıların içinde yaşanan istismar vakaları çoğu zaman ya geç ortaya çıkıyor ya da yeterince üzerine gidilmiyor.
İşte tam burada sistemin üç ayağı karşımıza çıkıyor:
Siyaset dokunmak istemiyor.
Sistem denetleyemiyor.
Toplum ise çoğu zaman sessiz kalıyor.
Bu üçgenin ortasında ise en savunmasız olanlar kalıyor: Kadınlar ve çocuklar.
Bir ülkede çocuklar istismar ediliyorsa, kadınlar yıllarca adliye kapılarında yardım çığlıkları atıyorsa ve buna rağmen hiçbir şey değişmiyorsa…
Orada sorun yalnızca bir fail değildir.
Orada sorun sistemin kendisidir.
Belki bir gün eşitlik, güvenlik, adalet olan bir ülkede 8 Mart’ı gerçekten kutlayacağız. Ama bugün değil.
Bugün alkış, çiçek, kalp istemiyorum.
Adalet istiyorum.
Sadece adalet. Hoş ve mutlu kalın..