









Olay yeri inceleme raporunun kuru cümleleri arasında geçti adı: Küflü ekmek.
İlk bakışta gündelik, sıradan, hatta önemsiz bir detay. Ancak satır aralarına gizlenmiş o ağır mesaja bakınca, o sıradanlıktan çıkıp hayatın en acı tokadı gibi yüzümüze çarpıyor; burnumuzun direğini sızlatan, yüreğimizin en ince telini titreten bir çığlığa dönüşüyor. Ekmeğin küflenmesini mi dert ettim şimdi? Hayır… Dert ekmeğin küflenmesinde değil zira; dert, o küflü ekmeğin o evin içinde günlerce öylece kalabilmiş olmasında saklı.
Çalınmayan kapıların, yanıtlanmayan telefonların, kurulmayan sofraların ve yenilmemiş yemeklerin; kısacası sessizliğe gömülmüş bir evin çığlığı değil de nedir o atılmayan çöpler ve küflenmiş ekmekler?
Dost sesinin, sevgili nefesinin, çocuk neşesinin eksildiği evlerin son çırpınışı sanki… Hayatın içinde safları sıkı tutmaya çalışırken, kendi yalnızlığında tenhalaşan modern insanın mutfak tezgahında unuttuğu o küflü ekmekler, köşede biriken boş şişeler, izmaritle dolmuş tablalar ve bir türlü kapının önüne çıkarılmayan çöpler, aslında o boşalan safların birer ikamesi mi?
Küflenmiş ekmeği görmezden gelmekle başlıyor her şey. İlk gün atılması gereken ama atılmayıp üstüne yenileri eklenen o çöplerle birlikte, sessiz ölümler birikiyor içimizde. Ah… Ne çok öldüler ve ne çok ölüyoruz fark etmeden.
İki gün boyunca neden kimse aramadı, neden kimse kapıyı çalmadı sorusunu sormak, birilerini suçlamak işin en kolayı. Belki de bunu geçmek lazım. Tıpkı iki yıl önce kaybettiğimiz, iki gün haber alınamayınca cansız bedenine ulaştığımız o güzel dost gibi… Güzel adamdı Fikri. Renkli kişiliğiyle herkesin sevgilisi olan, hatta kimi dostları için hayatın kronolojisini “Fikri’den öncesi ve sonrası” diye bir milada çeviren Fikri… Çok sevdiği o mekâna resmi asıldı, vasiyet ettiği gibi dostları arkasından kadehler kaldırdı. Fikri çok sevildi. Tıpkı geçtiğimiz günlerde evinde cansız bedeni bulunan Serhat Kılıç gibi…
İkisi de evlerinde, kendi sessizliklerinde bulundu. Fikri’nin dostlarının sevgisinin göstermelik olmadığına şahidim; eminim Serhat’ın dostları da onu canıgönülden sevdi. Ya o iki gün? Aranan ama bir türlü gidilemeyen o iki gün…?
Sevilmedikleri için mi? Hayır. “Ona bir şey olmaz” duygusunun getirdiği o konforlu rahatlık mı? Hayır. Modern yaşamın hayatımıza dayattığı, o çok sevdiğimiz “özel alan ihlalinden kaçınma” fetişi mi? Kim bilir, belki de… Ya da kendi hayatımızın çılgın akışında, bir başkasına yönelttiğimiz anlık endişelerin hızla başka dünyevi duygulara evrilmesi mi? Yoksa sadece kader mi? “Daha sonra ararım” deyip de unuttuklarımızın sayısı ne kadar çok sahi?
Yaşam çok hızlı. Biz mi yetişemiyoruz o ince düşünmelere, yoksa kalbimiz mi nasır tutuyor? Büyük şair Gülten Akın’ın dediği gibi: “Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.”
Serhat Kılıç’ın ardından bıraktığı o sessiz eve baktığımda, duvarlardan taşan o “Ben gidiyorum” çığlıklarını duymayanımız var mı? Tıpkı mutfaktaki küflü ekmek gibi, fark edilmeden yaşamın kıyısına doğru yürüyüp gitmiş Serhat Kılıç.
Dost eliyle gelen şifalanmalar, üşümelere son veren dost sıcaklığı geride mi kaldı? Sevgide bir problem olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar hâlâ seviyor birbirini. Ama öncelediğimiz o “ben”, bizi salıvermiyor özgürce sarılmalara.
Şimdi sıcacık bir dost elinde kaynayan şifalı çorbaların yerini, sipariş uygulamalarından karton kaplarda gelen çorbalar aldı. Ne dostun vakti kaldı o çorbayı pişirmeye ne de diğerinin “Geliyorum” diyecek cesareti. En güzel reçeli, en leziz turşuyu, parmak ısırtan sarmayı yapan illaki bir dostumuz vardı eskiden; şimdi o dostların yerini market rafları aldı. Hatır yerini paraya bıraktı.
İnce belli cam bardakta içilen, demi kıvamında çaylar hep dost sohbetleriyle tatlanırken; şimdilerde elimizde karton bardaklarla, kalabalık caddelerde yalnız yürüme seanslarımız başladı. Ah bizim endüstriyel yalnızlığımız. Birbirimizin hayatına küçük de olsa dokunma şansımız varken, “özel alanımın sınırları” diyerek fiyakalı bir giriş yaptığımız o sırça köşklerimizde kendimizle söyleşirken bulduk kendimizi.
Ne çorbanın sıcağı kaldı ne çayın demi… Ağzımızda sadece o fiyakalı yalnızlığımızın kekremsi, acı tadı var artık.
Belki de o küflü ekmek, Serhat’ın evinde kalan en sessiz ama en güçlü cümleydi. Kimsenin duymadığı, duymak istemediği bir “Ben gidiyorum” vedasıydı.
Çünkü bazen bir ekmeğin küflenmesi, bize bir insanı ne kadar zamandır hiç fark etmediğimizi anlatır. Ve modern dünya, bizi en çok fark ettirmeden öldürür.