









Adana ile Tarsus arasında küçük bir kasabaydı ama siyasal dünyası büyüktü. İşçi sınıfının mücadelesinin, sosyalizmin, devrim düşüncesinin güçlü biçimde hissedildiği; bu nedenle çevresinde “Küçük Moskova” diye anılan bir yerdi.
Bir yanda Halkevi, bir yanda gençlik örgütlenmeleri… İGD’nin, TKP geleneğinin ve dönemin sol hareketlerinin etkisi sokakta hissedilirdi. Duvarlarda sloganlar, toplantılarda tartışmalar, gençlerin dilinde “Faşizme geçit yok!” sesleri vardı.
Bizler 12-13-14 yaşlarında çocuklardık.
Ama bugünün ölçüleriyle düşünüldüğünde siyasette pek de çocuk sayılmazdık.
Ben o yaşlarda sürekli okuyan, sınıf bilincini anlamaya ve özümsemeye çalışan; 1 Mayıs mitinglerine, yürüyüşlere ve eylemlere katılan bir çocuktum. O yılları benimle yaşayan arkadaşlarım bilir; yaşıtlarım arasında en politik çocuklardan biriydim. O gün başlayan siyasal ilgim ve emekten yana duruşum da hayatım boyunca sürdü.
Yenice’de yalnız slogan atılmazdı; okunurdu.
Romanlar, devrimler tarihi, işçi sınıfı mücadelesi, artı değer, sömürü ve sınıf bilincini anlatan kitaplar, dergiler, broşürler elden ele dolaşırdı. Halkevlerinde eğitimler, söyleşiler, tiyatrolar ve film gösterimleri yapılırdı.
Talat Tibik, Muhittin Kiriş, Ali Bulut, Ali Kuru, Hüseyin Yıldırım ve bugün isimlerini tek tek sayamadığım nice ağabeyimizin bulunduğu böyle bir siyasal ve kültürel ortamda yetiştik.
Sonra 12 Eylül geldi.
Bir karabasan gibi…
Evler arandı, insanlar gözaltına alındı. Daha dün bize “okuyun” denilen kitaplar bir anda suç delili muamelesi görmeye başladı.
Ve benim çocukluk hafızama kazınan o görüntü ortaya çıktı:
Yenice’nin avlularında kitaplar yakılıyordu.
Cayır cayır…
İnsanlar yıllarca biriktirdikleri kitapları korkudan kendi elleriyle ateşe atıyordu.
Biz çocuklar bakıyorduk.
O gün bütün siyasal anlamını belki kavrayamıyorduk ama çok kötü bir şey olduğunu biliyorduk. Çünkü daha dün geleceği anlamak için okuduğumuz kitaplar, bugün insanların başına bela gelmesin diye yakılıyordu.
Şimdi, aradan 46 yıl geçtikten sonra daha iyi anlıyorum:
12 Eylül yalnız insanları tutuklamadı. Bir toplumun okuma, düşünme, örgütlenme, itiraz etme ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanma iradesini de teslim almak istedi.
Ama başaramadığı bir şey vardı:
Hafıza…
Bugün hâlâ o insanları, o kitapları, Halkevi’ni, İGD’li gençleri, 1 Mayısları, duvarlardaki sloganları ve Yenice’nin sokaklarını hatırlıyorum.
Çünkü ben yalnızca 12 Eylül’ü uzaktan seyreden bir çocuk değildim.
O dünyanın içinde büyüyen, okuyan, sorgulayan ve daha o yaşlarda safını emekten yana belirleyen “Küçük Moskova” Yenice’nin çocuklarından biriydim.
12 Eylül kitaplarımızı yaktırdı.
İnsanlarımızı susturmaya çalıştı.
Ama hafızamızı ve inandığımız değerleri yakamadı.