Bu hafta iki haber ve görüntü düştü önümüze…
Biri bir çocuğun bulunma anı, diğeri bir kentin şampiyonluk kutlaması.
Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Bağlıca köyünde kaybolan 2,5 yaşındaki Melike Erkin’in 12 saat sonra bulunduğu anlar kameralara yansıdı.
Nasıl da güzel Melike. Papatya gibi , yumuk yumuk elli Melike. Onu bulan asker abilerinin sevgi çemberiyle sarmalaması bir prenses gibi ağırlama değil miydi? Tacı yoktu ama sevgiyle işlenmiş, şefkat taşlarıyla süslü bir taç yapmışlardı ona. O da huzurla sarıldı uzanan ellere. Sımsıkı sarıldı.
Dolaşıma giren videoların içinden çıkamadım ben. Çünkü ne zamandır kayıp bir çocuğun bulunmasına böyle sarılıp sarmalanan görüntülerle tanık olmuyorduk. Artık bir çocuk kayıpsa aklımıza ilk gelen şey umut değil… vahşet.
Melike öyle bir sevgiyle kucaklandı ki; ne “anne” diye haykırdı ne “baba”…
Çünkü o an sarıldığı şey bir kişiden öteydi: güven, korunmuşluk, hayatta kalmış olmanın sevinci.
Belki de bu yüzden o görüntüler içimize bu kadar işledi. Bir çocuğu büyüten sadece ailesi değil, ona dokunan herkesin kurduğu o görünmez güven halkasıdır. Keşke her çocuk bu halkada yaşayabilseydi.
Aynı gün Amed Spor şampiyon oldu, Süper Lig’e yükseldi. Ama bu yükselişle birlikte yine o tanıdık dil devreye girdi: ayrıştıran, kutuplaştıran, sevinci bile bölmeye çalışan…
Bu başarı da en az Melike kadar kucaklanması gereken bir başarıydı.Bir çocuğun kurtuluşunda birleşebilen bir toplum,
bir kentin emeğinde neden bölünür?
İster sevin ister sevmeyin; Diyarbakır bu ülkenin kopmaz bir parçası. Yeri geldiğinde kitaplarını okuduğunuz yazarın, türküsüyle efkârlandığınız ozanın, halay çektiğiniz müziğin, şiirlerini ezberlediğiniz şairlerin memleketi. Pek çok medeniyete beşiklik etmiş surların, Dicle Nehri kıyısında yükselen kadim şehrin adı. “Mezopotamya’nın kapısı”, medeniyetler havzamızın ayrılmaz bir parçasıdır.
Ve evet… direndi ve başardı. Tüm yok saymalara rağmen üstelik. Türkiye’de spor ve kimlik ilişkisi tam da burada düğümleniyor.
Futbol, tarih boyunca milliyetçiliğin, aidiyetin aynası oldu. Oysa mesele başından beri aidiyet değil, tahammül meselesi.
Bir çocuğu kucaklarken birleşebiliyorsak, bir kentin emeğini alkışlarken neden birleşemeyiz?
Hobbes diyor ki: İnsan korkuyla sınır çizer. Güven arayan önce kendine bir alan kurar, sonra o alanı korumak için “öteki”ni üretir.
Korkuyor muyuz? Korkuyla kurulan sınırlar ancak kucaklaşmayla aşılır oysa.
Rousseau ekliyor: İnsan doğada değil, kurduğu düzenle bölünür. Yani ayrışma bazen karakter değil, inşa edilmiş bir alışkanlıktır.
İnşa edilene mi uyuyoruz?
Bölünme bir anda olmaz. Önce küçük bir mesafe koyarız. Sonra o mesafeyi anlamla doldururuz. En sonunda da o anlamı haklılık sanırız.
Hangi anlamımız haklı? Belki de Melike’nin görüntüsünü bu kadar etkili yapan şey buydu: Biz orada yüze baktık. Korkuya, kırılganlığa ve hayatta kalma sevincine. Ama bir şehir, bir kimlik, bir takım olunca aynı şey olmuyor. Yüze bakmıyoruz. Ezbere bakıyoruz.
Bu yüzden bazı sevinçler yarım, bazı alkışlar eksik, bazı başarılar yalnız kalıyor. Oysa gerçek değişmiyor: Bir çocuk sevgiyle susar, bir şehir direnerek konuşur. Ve ikisi de görülmek ister. Ama kimin sevincinin meşru olduğuna karar veren görünmez bir hiyerarşi var.
Siyah-beyaz bir Beşiktaşlı olarak şunu söyleyebilirim, futbola olan ilgim Metin , Ali, Feyyaz döneminde kalmış olsa da.
Melike’de yüze baktık: kırılganlığa, hayatta kalma sevincine. Amed’de ise etikete baktık: “kimlik”, “siyaset”, “öteki”…
Oysa yapmamız gereken basitti: Melike’yi kucakladığımız gibi Amed’i de alkışlayabilmek. Çünkü mesele sadece kime sarıldığımız değil,
kimi görmezden geldiğimizdir.
Nâzım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı’nda ne güzel söyler:
“Yarin yanağından gayrı her şeyde, her yerde, hep beraber.” Bizi kurtaracak olan ayrışma değil; birbirimize tahammülümüz, birbirimize dokunabilme cesaretimizdir.
Alkışlarımız çoğalsın. Hoş ve umutla kalın.
Aslında insanlarin tepkisi; o takım taraftarlarının İstiklal marşımız okunurken ıslık çalarak sabote etme girişiminde olmalarına bence.Bu da haklı bir tepki .Yoksa takımın yükselmesine niye tepki göstersin insanlar.