









26 Ağustos’ta Fener Rum Ortodoks Patriği I. Bartholomeos Bodrum’daydı. Bodrum Belediye Başkanı’nı ziyaret etti, Aya Nikola Kilisesi’nin restorasyonu hakkında bilgi aldı. Ardından Emekli Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı’nın 4 Eylül’de verdiği bir röportaj üzerinden başka bir tartışma başladı: Türkiye’deki Rum-Ortodoks eserlerini korurken Yunanistan’daki Osmanlı-Türk eserlerinin durumuna bakmalı mıyız?
Yani mesele mütekabiliyet, diğer adıyla karşılıklılık meselesi…
“Onlar bizimkini korumuyorsa, biz neden onlarınkini koruyalım?”
İlk bakışta oldukça makul geliyor. Ama gerçekten öyle mi?
Zalimcan’ın yoğun olduğunu bilmeme rağmen konuyu araştırmasını istedim. Sağ olsun, çalışmış. Benim akademik uzmanlık alanlarımdan birinin de sit koruma planlaması olması nedeniyle, onun getirdiklerinin üzerine biraz da ben koydum. Ortaya ilginç bir analiz çıktı.
Kilise, cami, sinagog, hamam, çeşme veya antik yapılar…Bunların hepsi tarihi eserdir. Hangi uygarlığa ya da dine ait olursa olsun, bulunduğu ülkenin kültürel mirasının bir parçasıdır. Nasıl ki Bodrum’daki Aya Nikola Kilisesi Bodrum’un kültürel mirasıysa, İstanköy’deki bir Osmanlı camisi de İstanköy’ün tarihinin bir parçasıdır.
Cihat Paşa’nın değerlendirmesinde ise tarihi eserlerin uluslararası hukuk içindeki konumuna ilişkin bazı önemli noktaların gözden kaçtığını düşünüyorum. Bu nedenle “ortada restore edilecek kilise yok” ifadesine teknik olarak katılmak mümkün değil.
Kültürel miras hukukunun temel yaklaşımı, bir tarihi eserin korunması sorumluluğunu öncelikle bulunduğu devlete verir. 1972 UNESCO Dünya Mirası Sözleşmesi’nin yaklaşımı da esas olarak böyledir.
Lozan’ın 37, 38, 40 ve 42. maddelerinin yanı sıra, “mütekabiliyet” denildiğinde en fazla 45. maddesine gönderme yapılır.
Evet, Lozan Türkiye ile Yunanistan arasında azınlık hakları bakımından paralel yükümlülükler kurmuştur. Ama “İki ülkenin de yükümlülüğü vardır.” demek başka şeydir; “Sen yükümlülüğünü yerine getirmezsen ben de getirmem.” demek başka…
Üstelik Lozan’ın 42. maddesi dini yapıların ve kurumların, mezarlıkların korunmasına ilişkin hükümler içerirken, bunun karşılığında “Yunanistan önce bizim eserlerimizi koruyacak.” diye bir şart koymaz.
Bir başka önemli ayrım daha var: Türkiye’deki her Rum-Ortodoks kilisesi ile Yunanistan’daki her Osmanlı eseri birbirinin hukuki karşılığı değildir.
Bugün yaşayan bir cemaatin kullandığı ibadethane söz konusu olduğunda azınlık hakları, din özgürlüğü ve mülkiyet hakkı gündeme gelir. Yüz yıldır kullanılmayan tescilli bir kilise, hamam veya çeşmede ise mesele ağırlıklı olarak kültürel mirasın korunmasıdır.
Tarihi eserler devletlerin birbirlerine karşı kullanabilecekleri rehineler değildir.
Aya Nikola’ya yalnızca “Rum kilisesi” diye bakarsak meseleyi küçültürüz. Bu yapı aynı zamanda Bodrum’un kent belleğidir.
Avrupa’nın kültürel miras sözleşmeleri de meseleyi bu noktaya taşır. 1985 Granada Sözleşmesi, mimari mirasın korunmasını şehir planlamanın bir parçası olarak görür.
İşte benim özellikle üzerinde durduğum nokta budur.
Türkiye’nin Yunanistan’daki Osmanlı-Türk eserlerinin korunmasını istemesi elbette doğrudur. Hatta istemekle kalmamalı; diplomatik girişimde bulunmalı, bilimsel envanter hazırlamalı ve gerektiğinde uluslararası hukuk yollarını kullanmalıdır.
Ama bunun yöntemi; “Sen benim camimi korumazsan ben de senin kiliseni korumam.” olmamalıdır. Çünkü Aya Nikola Yunanistan’ın değil, Bodrum’un kilisesidir. Tıpkı İstanköy’deki Defterdar Camii’nin İstanköy tarihinin bir parçası olması gibi…
Aslında burada Bodrum’un önünde çok daha güzel bir fırsat var.
Denizin karşısında İstanköy…
Bir tarafta Rum-Ortodoks mirası, diğer tarafta Osmanlı-Türk mirası…
Peki neden bir “Bodrum–Kos Ortak Kültürel Miras Koruma Programı” oluşturulmasın?
Bodrum’daki Aya Nikola ve diğer tarihî kiliseler ile İstanköy’deki Osmanlı camileri, çeşmeleri ve hamamları aynı program içinde ele alınamaz mı?
Ama bunu; “Sen benimkini koru, ben de seninkini koruyayım.” anlayışıyla değil; “Bunların hepsi Ege’nin ortak tarihidir, birlikte koruyalım.” anlayışıyla yapmalıyız.
Bana göre çağdaş mütekabiliyet budur.
Eserleri birbirine karşı rehin tutmak değil, koruma iradesini karşılıklı hale getirmek.
Son sözü de Bodrum’dan söyleyelim.
Aya Nikola restore edilmeli mi?
Bilimsel koruma ilkeleri, yapının özgünlüğü, arkeolojik veriler ve Bodrum’un tarihsel kimliği gözetilecekse; evet.
Ama başkaları istediği için değil. Yunanistan bizim eserlerimizi koruduğu için hiç değil…Aya Nikola, Bodrum’un tarihi olduğu için.
Sonra başımızı Ege’nin öteki yakasına çevirip aynı açıklıkla söyleyelim: “Biz Bodrum’daki Rum-Ortodoks mirasına sahip çıkıyoruz. Siz de ülkenizdeki Osmanlı-Türk mirasına sahip çıkın.”
Ancak burada kültürel mirasın korunmasıyla devletlerarası temsil ve nezaket kurallarını birbirine karıştırmayalım.
Tarihî eserler konusunda “sen korursan ben de korurum” diyemeyiz; ama iki kentin ve iki ülkenin temsilcilerinin kameralar önünde bir araya geldiği ortamlarda karşılıklılık elbette önemlidir.
İstanköylü komşularımızla yapılacak resmi nitelikteki buluşmalarda iki ayrı ulusun temsilcileri olarak konuştuğumuzu; Yunanistan bayrağı varsa Türk bayrağının da bulunması gerektiğini unutmamalıyız. Aksi halde 7 Ocak 2022’de Ahmet Aras’ın yaşadığı gibi talihsiz bir fotoğraf karesini açıklamak zorunda kalırsınız.
Aynı şekilde, geçen yıl İstanköy’de yapılan ‘İki Yaka Kültür Festivali’nde Rumca konuşan belediye başkanımızın jestine karşılık benzer bir nezaketi komşumuzdan görmüyorsak, bunu da düşünmeliyiz.
İşte mütekabiliyetin aranacağı yer burasıdır.
Çünkü Bodrum’u temsil eden bir belediye başkanı yalnızca bir kentin belediye başkanı değildir; uluslararası temaslarında Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yerel yönetimini de temsil eder. Bu nedenle diplomatik teamülleri ve uluslararası temsil sorumluluğunu gözeterek hareket etmelidir.
Sonuçta medeniyet; yalnızca kendi yaptığımız eserleri değil, bizden önce burada yaşamış olanların bıraktıklarını da koruyabilmektir. Belki de Ege’nin iki yakasında yıllardır aradığımız gerçek mütekabiliyet tam olarak budur.